Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Vücudun o eski neşesini, o bildik ritmini kaybetmeye başladığını ilk nerede anlar insan, biliyor musun; galiba o hiç bitmek bilmeyen, sabahlara kadar süren o amansız susuzluk hissinde... Gece yarısı uykunun en tatlı yerinde uyanıp mutfağa doğru adeta bir gölge gibi süzülürken, sürahinin dibini görsen de o boğazındaki kuruluk geçmez ya, vallahi billahi insanı canından bezdirir bu durum. Eskiden bir bardak suyla hararetini söndüren sen, bakmışsın ki artık damacanalarla dost olmuşsun ama nafile, o dil damak birbirine yapışmaya devam eder. İşte tam bu noktada tıp dünyası buna polidipsi deyip geçiyor ama işin aslı öyle kuru bir kelimeden çok daha derin, sanki hücrelerin içeride gizli bir yangını söndürmeye çalışıyor gibi... Kanın koyulaşması, o yoğunlaşan glukoz moleküllerinin dokulardaki suyu adeta bir sünger gibi emip bitirmesi öyle bir gecede olan iş de değil hani; sinsice, yavaş yavaş işliyor tenine insan fark etmeden.
Sonra bir bakıyorsun, o bitmek bilmeyen su içmelerin doğal bir getirisi olarak ayakların seni sürekli o malum odaya, banyoya götürür olmuş. Gündüzü geçtim, geceleri yatakta dönüp dururken saat başı uykunun bölünmesi, o tatlı uykuların parça pinçik olması öyle ağır bir yük ki insana... Hani derler ya idrara çıkma sıklığı arttı diye, poliüri işte bunun kitaptaki adı ama yaşayan bilir, o bitmeyen halsizliğin arkasındaki gizli fail tam olarak bu gece mesaileridir aslında. Böbrekler zavallı, kandaki o aşırı şekeri süzüp dışarı atmak için o kadar acımasız bir tempoda çalışıyor ki, her seferinde vücudun can suyunu da beraberinde götürüyor maalesef. Bu gidişat bir süre sonra öyle bir hal alıyor ki, insan artık dışarı çıkarken bile gideceği yerdeki tuvaletlerin haritasını çıkarır oluyor kafasında, hayat kalitesi dedikleri şey de o ara usulca kayıp gidiyor ellerinden...
Peki ya o her yemekten sonra üstüne çöken, göz kapaklarını tonlarca ağırlıktaki çuvallar gibi aşağı çeken o amansız ağırlığa ne demeli, hani şöyle okkalı bir öğle yemeğinin ardından sanki dünya durmuş gibi bir rehavet kaplar ya içini... Vallahi abi, insan bazen kendi bedenine yabancılaşıyor; yiyorsun, içiyorsun, masadan tıka basa doyup kalkıyorsun ama hücrelerin içeride açlıktan adeta feryat figan ediyor. Çünkü o yediğin güzelim yemekler, o karbonhidratlar glukoza dönüşüyor dönüşmesine de, insülin kapıyı açamadığı için hücrenin içine bir türlü girip o beklenen enerjiye dönüşemiyor bir türlü... Hücre dışarıda besin beklerken kan gölünde şeker yüzüyor ama ne fayda, kapı duvar... İşte bu yüzden o kronik halsizlik, o geçmek bilmeyen bitkinlik hissi yakana bir yapışıyor, bir daha da bırakmıyor; hani dünyayı sırtında taşımış gibi bir yorgunlukla uyanırsın ya sabahları, tam olarak öyle bir his işte...
İşin en garip, insanı en çok hayrete düşüren taraflarından biri de o iştah patlamaları yaşanırken bir yandan da tartıdaki ibrenin durmadan geriye doğru gitmesidir, insan gerçekten hayret ediyor bu duruma. Sen dünyayı ye, canın sürekli tatlı bir şeyler çeksin, o tatlı krizleriyle boğuş dur ama bir bakmışsın ki kıyafetler üzerinden dökülmeye başlamış bile... Vücut bakıyor ki kandan şeker alamıyor, hücreler feryat figan, mecbur kalıp içerideki yağları ve o canım kas dokularını yakmaya, onları yakıt olarak kullanmaya başlıyor çaresizce. Bu kontrolsüz kilo kaybı dışarıdan bakınca belki bazılarına iyi bir şeymiş gibi gelebilir ama aslında içeride bir şeylerin eriyip gittiğinin, sistemin alarm verdiğinin çok net bir göstergesidir bu hani... Kasların erimesiyle gelen o dermansızlık, o bacaklardaki dermanın çekilmesi hissi de cabası; insan bazen dizlerinin bağının çözüldüğünü hisseder ya durup dururken...
Bazen de gözlerinde bir perdelenme olur, hani pencereden dışarı bakarsın da her yer bir sis bulutunun arkasında kalmış gibi flulaşır ya aniden, işte o an insan bir ürperiyor... Acaba yaşlanıyor muyum, yoksa gözlerim mi bozuldu diye gözlükçülerin kapısını aşındırmadan önce bir durup düşünmek lazım aslında. Kandaki o yüksek şeker seviyesi, gözün içindeki o hassas lensin sıvısını çekip onun şişmesine, odağının tamamen kaymasına neden oluyor çünkü. Bir gün çok net gördüğün bir tabelayı ertesi gün seçemiyorsan, o yazılar birbirine giriyor, çizgiler birbirine karışıyorsa... Geçici bir durum bu aslında, kan şekeri düzene girdiğinde o sis perdesi de kalkıyor gözünün önünden ama o ilk belirdiği an yaşattığı o korku, o dünyayı bulanık görme hissi insanı gerçekten derinden sarsıyor.
Hele o tenindeki kaşıntılar, o pul pul dökülmeler ve en ufak bir sıyrığın, bir kesiğin haftalarca kapanmak bilmeyen o inatçı yaraları yok mu, insanı hayattan soğutur vallahi... Eskiden olsa iki günde kabuk bağlayıp geçecek küçücük bir kedi tırmalaması bile bakarsın ki günlerce kızarık kalır, bir türlü iyileşmek bilmez, hatta ufacık bir yara mikrop kapıp büyür de büyür. Çünkü o yüksek şekerli kan, damarların o incecik, o ipeksi yapısını bozup kan dolaşımını yavaşlatıyor ve savunma hücrelerinin yara bölgesine ulaşmasını adeta bir barikat gibi engelliyor. Ayak parmaklarında başlayan o tatlı ama sinsice yayılan uyuşmalar, karıncalanmalar da hep bu yüzden; hani ayağın uyur da üzerinde yürüyemezsin ya, sanki binlerce karınca aynı anda teninin altında yürüyormuş gibi bir his... Nöropati diyor doktorlar buna, sinir uçlarının o yüksek şeker yüzünden beslenemeyip yavaş yavaş sessizliğe bürünmesi, can çekişmesi yani bir nevi...
Sonra bir bakıyorsun, o bitmek bilmeyen su içmelerin doğal bir getirisi olarak ayakların seni sürekli o malum odaya, banyoya götürür olmuş. Gündüzü geçtim, geceleri yatakta dönüp dururken saat başı uykunun bölünmesi, o tatlı uykuların parça pinçik olması öyle ağır bir yük ki insana... Hani derler ya idrara çıkma sıklığı arttı diye, poliüri işte bunun kitaptaki adı ama yaşayan bilir, o bitmeyen halsizliğin arkasındaki gizli fail tam olarak bu gece mesaileridir aslında. Böbrekler zavallı, kandaki o aşırı şekeri süzüp dışarı atmak için o kadar acımasız bir tempoda çalışıyor ki, her seferinde vücudun can suyunu da beraberinde götürüyor maalesef. Bu gidişat bir süre sonra öyle bir hal alıyor ki, insan artık dışarı çıkarken bile gideceği yerdeki tuvaletlerin haritasını çıkarır oluyor kafasında, hayat kalitesi dedikleri şey de o ara usulca kayıp gidiyor ellerinden...
Peki ya o her yemekten sonra üstüne çöken, göz kapaklarını tonlarca ağırlıktaki çuvallar gibi aşağı çeken o amansız ağırlığa ne demeli, hani şöyle okkalı bir öğle yemeğinin ardından sanki dünya durmuş gibi bir rehavet kaplar ya içini... Vallahi abi, insan bazen kendi bedenine yabancılaşıyor; yiyorsun, içiyorsun, masadan tıka basa doyup kalkıyorsun ama hücrelerin içeride açlıktan adeta feryat figan ediyor. Çünkü o yediğin güzelim yemekler, o karbonhidratlar glukoza dönüşüyor dönüşmesine de, insülin kapıyı açamadığı için hücrenin içine bir türlü girip o beklenen enerjiye dönüşemiyor bir türlü... Hücre dışarıda besin beklerken kan gölünde şeker yüzüyor ama ne fayda, kapı duvar... İşte bu yüzden o kronik halsizlik, o geçmek bilmeyen bitkinlik hissi yakana bir yapışıyor, bir daha da bırakmıyor; hani dünyayı sırtında taşımış gibi bir yorgunlukla uyanırsın ya sabahları, tam olarak öyle bir his işte...
İşin en garip, insanı en çok hayrete düşüren taraflarından biri de o iştah patlamaları yaşanırken bir yandan da tartıdaki ibrenin durmadan geriye doğru gitmesidir, insan gerçekten hayret ediyor bu duruma. Sen dünyayı ye, canın sürekli tatlı bir şeyler çeksin, o tatlı krizleriyle boğuş dur ama bir bakmışsın ki kıyafetler üzerinden dökülmeye başlamış bile... Vücut bakıyor ki kandan şeker alamıyor, hücreler feryat figan, mecbur kalıp içerideki yağları ve o canım kas dokularını yakmaya, onları yakıt olarak kullanmaya başlıyor çaresizce. Bu kontrolsüz kilo kaybı dışarıdan bakınca belki bazılarına iyi bir şeymiş gibi gelebilir ama aslında içeride bir şeylerin eriyip gittiğinin, sistemin alarm verdiğinin çok net bir göstergesidir bu hani... Kasların erimesiyle gelen o dermansızlık, o bacaklardaki dermanın çekilmesi hissi de cabası; insan bazen dizlerinin bağının çözüldüğünü hisseder ya durup dururken...
Bazen de gözlerinde bir perdelenme olur, hani pencereden dışarı bakarsın da her yer bir sis bulutunun arkasında kalmış gibi flulaşır ya aniden, işte o an insan bir ürperiyor... Acaba yaşlanıyor muyum, yoksa gözlerim mi bozuldu diye gözlükçülerin kapısını aşındırmadan önce bir durup düşünmek lazım aslında. Kandaki o yüksek şeker seviyesi, gözün içindeki o hassas lensin sıvısını çekip onun şişmesine, odağının tamamen kaymasına neden oluyor çünkü. Bir gün çok net gördüğün bir tabelayı ertesi gün seçemiyorsan, o yazılar birbirine giriyor, çizgiler birbirine karışıyorsa... Geçici bir durum bu aslında, kan şekeri düzene girdiğinde o sis perdesi de kalkıyor gözünün önünden ama o ilk belirdiği an yaşattığı o korku, o dünyayı bulanık görme hissi insanı gerçekten derinden sarsıyor.
Hele o tenindeki kaşıntılar, o pul pul dökülmeler ve en ufak bir sıyrığın, bir kesiğin haftalarca kapanmak bilmeyen o inatçı yaraları yok mu, insanı hayattan soğutur vallahi... Eskiden olsa iki günde kabuk bağlayıp geçecek küçücük bir kedi tırmalaması bile bakarsın ki günlerce kızarık kalır, bir türlü iyileşmek bilmez, hatta ufacık bir yara mikrop kapıp büyür de büyür. Çünkü o yüksek şekerli kan, damarların o incecik, o ipeksi yapısını bozup kan dolaşımını yavaşlatıyor ve savunma hücrelerinin yara bölgesine ulaşmasını adeta bir barikat gibi engelliyor. Ayak parmaklarında başlayan o tatlı ama sinsice yayılan uyuşmalar, karıncalanmalar da hep bu yüzden; hani ayağın uyur da üzerinde yürüyemezsin ya, sanki binlerce karınca aynı anda teninin altında yürüyormuş gibi bir his... Nöropati diyor doktorlar buna, sinir uçlarının o yüksek şeker yüzünden beslenemeyip yavaş yavaş sessizliğe bürünmesi, can çekişmesi yani bir nevi...