Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Vallahi ne yalan söyleyeyim, yıllarca haber merkezlerinde sağlık editörlüğü yaparken önüme en çok düşen dosyalardan biri buydu. İşin teknik kısmını bir kenara bırakırsak, olay aslında tamamen vücudun "ben artık bu yükü taşıyamıyorum" diye isyan etmesinden ibaret. Tartıdaki rakamlar yukarı doğru tırmandıkça, o canım hücreler kapılarını insüline kapatmaya başlıyor işte. Hani misafir gelir de anahtarı kilidin içinde kırar ya, tam olarak öyle bir kilitlenme hali...
Peki, her kilolu insan illa ki şeker hastası mı olacak? Yok abi, öyle kesin bir kural yok tabii ki, genetik piyango kime vurursa artık. Ama risk dediğimiz o sinsi şey, göbek çevresindeki yağ hücreleri genişledikçe resmen tavan yapıyor. Yağ dokusu dediğin şey öylece duran et parçası değil ki; durmadan kana iltihaplı sinyaller gönderen, hormon dengesini altüst eden canlı bir fabrika gibi çalışıyor adeta.
Geçenlerde eski bir hekim dostumla kahve içerken laf lafı açtı, "Biz aslında diyabeti değil, modern dünyanın porsiyonlarını tedavi etmeye çalışıyoruz" dedi. Çok doğru. Sürekli bir şeyler atıştırmak, kan şekerini bir hızlı tren gibi yukarı fırlatıp sonra paldır küldür aşağı indirmek... Vücut bir süre sonra bu tempoya ayak uyduramıyor, pankreas amele gibi gece gündüz insülin salgılamaktan yorgun düşüyor ve en sonunda şalteri indiriyor. Yani o çok duyduğunuz insülin direnci, aslında hücrelerin bir nevi kendini koruma mekanizması, fazla şekere karşı ürettiği bir savunma kalkanı.
Şöyle bir etrafınıza bakın, hepimiz gün boyu masa başında oturup sadece parmaklarımızı hareket ettiriyoruz. Hareket etmeyen kas, kandaki şekeri yakamaz; yakamadığı için de o şeker gider, göbekte veya karaciğerde yağ olarak depolanır. Yani aslında obezite diyabeti tetiklemiyor, ikisi el ele tutuşmuş aynı yolda yürüyen iki eski dost gibi... Birini çağırdın mı, diğeri kapıda bitiveriyor.
Kendinize bir iyilik yapın ve o asansör düğmesine basmaktan vazgeçin mesela, merdivenleri kullanın demiyorum ama en azından günde on dakika fazladan yürüyün yahu. Biliyorum, söylemesi yapmasından çok daha kolay, hele ki akşam eve yorgun argın dönmüşken o televizyon karşısındaki cips paketini bırakmak... Ama inanın, o pankreasın dilinden anlayıp ona biraz nefes aldırmazsak, ileride faturası çok daha ağır çıkıyor.
Aslında her şey o ilk adımı atmakta, tabaktaki porsiyonu biraz küçültüp hayatın ritmini biraz hızlandırmakta saklı. Kendimizi kandırmayalım, bu beden bizim ve ona içeriden ne kadar iyi bakarsak, o da bizi dışarıda o kadar uzun süre taşır. Yoksa sonrası hep bir pişmanlık, hep bir keşke...
Peki, her kilolu insan illa ki şeker hastası mı olacak? Yok abi, öyle kesin bir kural yok tabii ki, genetik piyango kime vurursa artık. Ama risk dediğimiz o sinsi şey, göbek çevresindeki yağ hücreleri genişledikçe resmen tavan yapıyor. Yağ dokusu dediğin şey öylece duran et parçası değil ki; durmadan kana iltihaplı sinyaller gönderen, hormon dengesini altüst eden canlı bir fabrika gibi çalışıyor adeta.
Geçenlerde eski bir hekim dostumla kahve içerken laf lafı açtı, "Biz aslında diyabeti değil, modern dünyanın porsiyonlarını tedavi etmeye çalışıyoruz" dedi. Çok doğru. Sürekli bir şeyler atıştırmak, kan şekerini bir hızlı tren gibi yukarı fırlatıp sonra paldır küldür aşağı indirmek... Vücut bir süre sonra bu tempoya ayak uyduramıyor, pankreas amele gibi gece gündüz insülin salgılamaktan yorgun düşüyor ve en sonunda şalteri indiriyor. Yani o çok duyduğunuz insülin direnci, aslında hücrelerin bir nevi kendini koruma mekanizması, fazla şekere karşı ürettiği bir savunma kalkanı.
Şöyle bir etrafınıza bakın, hepimiz gün boyu masa başında oturup sadece parmaklarımızı hareket ettiriyoruz. Hareket etmeyen kas, kandaki şekeri yakamaz; yakamadığı için de o şeker gider, göbekte veya karaciğerde yağ olarak depolanır. Yani aslında obezite diyabeti tetiklemiyor, ikisi el ele tutuşmuş aynı yolda yürüyen iki eski dost gibi... Birini çağırdın mı, diğeri kapıda bitiveriyor.
Kendinize bir iyilik yapın ve o asansör düğmesine basmaktan vazgeçin mesela, merdivenleri kullanın demiyorum ama en azından günde on dakika fazladan yürüyün yahu. Biliyorum, söylemesi yapmasından çok daha kolay, hele ki akşam eve yorgun argın dönmüşken o televizyon karşısındaki cips paketini bırakmak... Ama inanın, o pankreasın dilinden anlayıp ona biraz nefes aldırmazsak, ileride faturası çok daha ağır çıkıyor.
Aslında her şey o ilk adımı atmakta, tabaktaki porsiyonu biraz küçültüp hayatın ritmini biraz hızlandırmakta saklı. Kendimizi kandırmayalım, bu beden bizim ve ona içeriden ne kadar iyi bakarsak, o da bizi dışarıda o kadar uzun süre taşır. Yoksa sonrası hep bir pişmanlık, hep bir keşke...