Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Günde iki litre su içmeniz gerektiğini zaten her yerde okuyorsunuzdur ama işin aslı pek de öyle sadece bardak saymakla bitmiyor işte. Kronikleşen bu belanın arkasında çoğunlukla anatomik yatkınlıklar veya bakterilerin mesane duvarına adeta bir kale inşa eder gibi tutunması yatıyor; biz buna tıp dilinde biyofilm diyoruz ki temizlemesi gerçekten tam bir sabır işi. İdrarı her seferinde son damlasına kadar boşaltamadığınızda içeride kalan o ufacık göllenme, bakteriler için adeta beş yıldızlı bir tatil köyüne dönüşüyor. Yani aslında mesele sadece temizlik değil, idrar yollarının o yıkayıp süpürücü gücünü tam kapasite kullanamamamız... Hal böyle olunca da en ufak bir bağışıklık düşüşünde o eski misafirler hemen kapıyı çalıyor tabii.
Kadın anatomisi maalesef bu konuda doğuştan biraz şanssız, bunu hepimiz biliyoruz zaten. İdrar kanalının kısalığı yüzünden dışarıdaki o sevimsiz mikroplar jet hızıyla yukarı tırmanıp mesaneye ulaşıveriyor. Hele bir de menopoz dönemi geldiyse, azalan östrojen hormonu oradaki o koruyucu faydalı huysuz bakterileri de yok ettiği için savunmasız kalıyoruz. Hani bazen her şey yolunda giderken aniden o malum sızıyı hissedersiniz ya... İşte o an vücut aslında "buradaki denge bozuldu, bana yardım et" diye çığlık atıyordur. Vajinal florayı korumak, inanın bana o kutu kutu yuttuğunuz ağır antibiyotiklerden çok daha kalıcı bir çözüm sunuyor.
İlişki sonrası hemen lavaboya gitme alışkanlığı edinmek kulağa çok basit, hatta bazen önemsiz bir detay gibi gelebilir ama vallahi billahi hayat kurtarır. O esnada mekanik etkiyle içeri sızmaya çalışan bakterileri daha yerleşemeden tazyikle dışarı atmak, bu döngüyü kırmanın en pratik ve en doğal yoludur diyebilirim. Bir de şu dar kot pantolonlar, naylon çamaşırlar yok mu... Cildin nefes almasını engelleyip o bölgeyi sürekli nemli ve sıcak tuttuğumuz sürece, mikroplara kendi ellerimizle davetiye dağıtmış oluyoruz bir nevi. Kendinize yapacağınız en büyük iyilik, gardırobu biraz daha pamuklu ve rahat seçeneklerle güncellemek olacaktır.
Şu her idrar tahlilinde hemen antibiyotiğe sarılma çılgınlığına artık bir dur demek gerekiyor sanırım. Vücut o kimyasallara o kadar alışıyor ki bir süre sonra içerideki bakteriler mutasyona uğrayıp o ilaçlara karşı adeta zırh kuşanıyor; yani kendi elimizle canavarlar yaratıyoruz. Dirençli bakteri dediğimiz o baş belası şey tam olarak böyle ortaya çıkıyor işte. Bitmeyen enfeksiyonların arkasında genellikle yanlış, eksik veya gereksiz yere kullanılmış o yarım bırakılan tedavi kürleri yatıyor... Doktorunuzun önerdiği süreyi "iyileştim" diyerek yarıda kestiğiniz an, hayatta kalan en güçlü bakterileri bir sonraki savaş için kendi ellerinizle eğitiyorsunuz demektir.
Peki ne yapacağız, ömür boyu bu sızıyı çekmeye mahkum muyuz diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Kızılcık özleri yani şu meşhur d-mannoz takviyeleri gerçekten de bakterilerin mesane duvarına yapışmasını engelleyen harika birer doğal kalkandır. Beslenmenize bu tarz destekleri eklemek, sadece bol su içmekle çözülmeyen o kronik vakalarda inanılmaz farklar yaratabiliyor. Vücudun kendi savunma mekanizmasını, yani lokal bağışıklığı güçlendirmediğimiz sürece dışarıdan aldığımız hiçbir kimyasal bizi o kısırdöngüden çekip çıkaramaz. Kendi bedeninizi dinlemeyi öğrenmek, hangi gıdanın veya hangi alışkanlığın bu atağı tetiklediğini bulmak bu işin ilk ve en önemli kuralı aslında.
Kadın anatomisi maalesef bu konuda doğuştan biraz şanssız, bunu hepimiz biliyoruz zaten. İdrar kanalının kısalığı yüzünden dışarıdaki o sevimsiz mikroplar jet hızıyla yukarı tırmanıp mesaneye ulaşıveriyor. Hele bir de menopoz dönemi geldiyse, azalan östrojen hormonu oradaki o koruyucu faydalı huysuz bakterileri de yok ettiği için savunmasız kalıyoruz. Hani bazen her şey yolunda giderken aniden o malum sızıyı hissedersiniz ya... İşte o an vücut aslında "buradaki denge bozuldu, bana yardım et" diye çığlık atıyordur. Vajinal florayı korumak, inanın bana o kutu kutu yuttuğunuz ağır antibiyotiklerden çok daha kalıcı bir çözüm sunuyor.
İlişki sonrası hemen lavaboya gitme alışkanlığı edinmek kulağa çok basit, hatta bazen önemsiz bir detay gibi gelebilir ama vallahi billahi hayat kurtarır. O esnada mekanik etkiyle içeri sızmaya çalışan bakterileri daha yerleşemeden tazyikle dışarı atmak, bu döngüyü kırmanın en pratik ve en doğal yoludur diyebilirim. Bir de şu dar kot pantolonlar, naylon çamaşırlar yok mu... Cildin nefes almasını engelleyip o bölgeyi sürekli nemli ve sıcak tuttuğumuz sürece, mikroplara kendi ellerimizle davetiye dağıtmış oluyoruz bir nevi. Kendinize yapacağınız en büyük iyilik, gardırobu biraz daha pamuklu ve rahat seçeneklerle güncellemek olacaktır.
Şu her idrar tahlilinde hemen antibiyotiğe sarılma çılgınlığına artık bir dur demek gerekiyor sanırım. Vücut o kimyasallara o kadar alışıyor ki bir süre sonra içerideki bakteriler mutasyona uğrayıp o ilaçlara karşı adeta zırh kuşanıyor; yani kendi elimizle canavarlar yaratıyoruz. Dirençli bakteri dediğimiz o baş belası şey tam olarak böyle ortaya çıkıyor işte. Bitmeyen enfeksiyonların arkasında genellikle yanlış, eksik veya gereksiz yere kullanılmış o yarım bırakılan tedavi kürleri yatıyor... Doktorunuzun önerdiği süreyi "iyileştim" diyerek yarıda kestiğiniz an, hayatta kalan en güçlü bakterileri bir sonraki savaş için kendi ellerinizle eğitiyorsunuz demektir.
Peki ne yapacağız, ömür boyu bu sızıyı çekmeye mahkum muyuz diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Kızılcık özleri yani şu meşhur d-mannoz takviyeleri gerçekten de bakterilerin mesane duvarına yapışmasını engelleyen harika birer doğal kalkandır. Beslenmenize bu tarz destekleri eklemek, sadece bol su içmekle çözülmeyen o kronik vakalarda inanılmaz farklar yaratabiliyor. Vücudun kendi savunma mekanizmasını, yani lokal bağışıklığı güçlendirmediğimiz sürece dışarıdan aldığımız hiçbir kimyasal bizi o kısırdöngüden çekip çıkaramaz. Kendi bedeninizi dinlemeyi öğrenmek, hangi gıdanın veya hangi alışkanlığın bu atağı tetiklediğini bulmak bu işin ilk ve en önemli kuralı aslında.