Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Vallahi billahi o ensedeki zonklama hissini, o her an patlayacakmış gibi duran görünmez basıncı o kadar iyi biliyorum ki... İnsan bazen kendi damarlarının sesini dinler mi, dinliyor işte. Tansiyon aletinin ekranındaki o sayılar sürekli yukarıyı gösterdikçe için daralıyor, biliyorum, sanki bir kapana kısılmışsın gibi. Ama dur, önce bir derin nefes alalım, öyle hemen panik yok. Sürekli yüksek seyreden o değerler aslında vücudunun "Yahu biraz yavaşla, bir şeyleri yanlış yapıyoruz" diyen sessiz çığlığından başka bir şey değil inan bana.
Tuzu hayatından öyle pat diye çıkarmak yetmiyor abi, işin aslı çok daha derinlerde bir yerde saklı. Biz zannediyoruz ki sadece paketli gıdalar, o tuzlu kuruyemişler yapıyor bunu... Asıl mesele o zihnin içindeki hiç susmayan, sürekli geçmişi veya geleceği kemiren o gürültü var ya, işte o. Kalbin her saniye bir savaş meydanındaymış gibi küt küt atarken damarların gevşemesini beklemek biraz haksızlık değil mi zaten? Gün boyunca ne kadar yükleniyoruz kendimize, bir bilsen.
Şöyle bir geriye çekilip baksana, en son ne zaman sadece gökyüzüne bakarak hiçbir şey düşünmeden beş dakika geçirdin? Sürekli bir koşturmaca, bir yetişme telaşı, hep bir "daha iyisi olmalı" baskısı... Vücut da ne yapsın, bu amansız baskıya dayanamayıp basıncı artırıyor, savunmaya geçiyor haklı olarak. Kendini sürekli bir tehdit altında hisseden bir metabolizma nasıl sakin kalabilir ki, mümkün mü bu? O yüzden diyorum ya, önce o kafanın içindeki görünmez fren pedaguna basmayı öğrenmek şart.
Doktorun verdiği o küçük hapları düzenli yutmak elbette çok hayati, onlara asla lafım yok ama tek başına mucize de beklememek lazım onlardan. Sen yaşam tarzını, o her şeyi kafaya takan eski seni değiştirmedikten sonra kimyasallar bir yere kadar duvar örer. Mesela bu akşam o ağır, yağlı akşam yemeklerinden vazgeçip yerine sadece hafif bir şeyler koysan... Ya da ne bileyim, her gün yarım saatçik olsun mahallede öylesine, kaygısızca yürüyüşe çıksan, o damarların nasıl rahat nefes alacağını kendi gözlerinle göreceksin.
Bazen de insan sadece genetiğin oyununa geliyor, ne yaparsan yap o rakamlar bir türlü aşağı inmek bilmiyor... Anneden, babadan kalan o gizli miras bir gün kapıyı çalıyor işte. Ama bu bir kader mi, yoksa sadece uyum sağlaman gereken yeni bir yaşam kuralı mı, buna sen karar vereceksin. Kendine şefkat göstermeyi unuttuğun an, o tansiyon aleti sana sınırlarını sertçe hatırlatır. İşten, güçten, her şeyden önce senin o canının kıymeti var yahu, bunu sakın aklından çıkarma.
Tuzu hayatından öyle pat diye çıkarmak yetmiyor abi, işin aslı çok daha derinlerde bir yerde saklı. Biz zannediyoruz ki sadece paketli gıdalar, o tuzlu kuruyemişler yapıyor bunu... Asıl mesele o zihnin içindeki hiç susmayan, sürekli geçmişi veya geleceği kemiren o gürültü var ya, işte o. Kalbin her saniye bir savaş meydanındaymış gibi küt küt atarken damarların gevşemesini beklemek biraz haksızlık değil mi zaten? Gün boyunca ne kadar yükleniyoruz kendimize, bir bilsen.
Şöyle bir geriye çekilip baksana, en son ne zaman sadece gökyüzüne bakarak hiçbir şey düşünmeden beş dakika geçirdin? Sürekli bir koşturmaca, bir yetişme telaşı, hep bir "daha iyisi olmalı" baskısı... Vücut da ne yapsın, bu amansız baskıya dayanamayıp basıncı artırıyor, savunmaya geçiyor haklı olarak. Kendini sürekli bir tehdit altında hisseden bir metabolizma nasıl sakin kalabilir ki, mümkün mü bu? O yüzden diyorum ya, önce o kafanın içindeki görünmez fren pedaguna basmayı öğrenmek şart.
Doktorun verdiği o küçük hapları düzenli yutmak elbette çok hayati, onlara asla lafım yok ama tek başına mucize de beklememek lazım onlardan. Sen yaşam tarzını, o her şeyi kafaya takan eski seni değiştirmedikten sonra kimyasallar bir yere kadar duvar örer. Mesela bu akşam o ağır, yağlı akşam yemeklerinden vazgeçip yerine sadece hafif bir şeyler koysan... Ya da ne bileyim, her gün yarım saatçik olsun mahallede öylesine, kaygısızca yürüyüşe çıksan, o damarların nasıl rahat nefes alacağını kendi gözlerinle göreceksin.
Bazen de insan sadece genetiğin oyununa geliyor, ne yaparsan yap o rakamlar bir türlü aşağı inmek bilmiyor... Anneden, babadan kalan o gizli miras bir gün kapıyı çalıyor işte. Ama bu bir kader mi, yoksa sadece uyum sağlaman gereken yeni bir yaşam kuralı mı, buna sen karar vereceksin. Kendine şefkat göstermeyi unuttuğun an, o tansiyon aleti sana sınırlarını sertçe hatırlatır. İşten, güçten, her şeyden önce senin o canının kıymeti var yahu, bunu sakın aklından çıkarma.