Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Sabah alarm çalıyor, sanki gece hiç uyumamışız gibi bir ağırlık çöküyor omuzlarımıza. Yataktan kazınarak kalkıyoruz vallahi billahi. İşin garibi, sekiz saat uyusak da aynı, on saat uyusak da değişen bir şey yok. Hücrelerin içindeki o minik enerji santralleri, yani mitokondriler mi grev yapıyor nedir... Hani yakıtı tam koyarsın ama araba bir türlü marş basmaz ya, işte tam olarak o hesap. Hücrelerimiz adeta enerji üretmeyi reddediyor, canı istemiyor gibi.
Gidip bir kan tahlili yaptırıyoruz, doktor bakıyor ve "E her şey normal görünüyor" diyor. Hadi buyur buradan yak! Demir eksik, B12 yerlerde sürünüyor deseler bir nebze rahatlayacağız, en azından suçluyu bulduk diyeceğiz. Ama yok, tahliller pırıl pırıl çıkınca insan kendini daha da deli gibi hissediyor... Vücudumuzda göremediğimiz bir yerlerde gizli bir sızıntı var sanki, enerjimiz oradan sinsice akıp gidiyor. Bir yerlerden sürekli eksiliyoruz ama nereden? Gizli bir vitamin açlığı mı çekiyoruz yoksa tamamen başka bir şey mi var çözemiyoruz.
Kafamızın içi hiç susmuyor ki abi ya. Gün boyu o mail geldi, şu fatura ödenecek, yarın ne pişireceğiz diye beyni sürekli yüz derecede kaynatırsak tabii ki pil biter. Zihinsel yorgunluk dediğin şey fizikseli öyle bir katlıyor ki. Kaslarımız çalışmadığı halde maraton koşmuş gibi bitap düşmemizin tek sebebi o kafadaki bitmek bilmeyen tilkiler. Düşünmekten yoruluyoruz, düşünceler bizi resmen tüketiyor. Zihni dinlendirmeyi beceremediğimiz sürece o beden asla ayağa kalkmayacak.
Günde iki litre su içmemiz gerektiğini hepimiz biliyoruz ama dürüst olalım, hangimiz yapıyoruz bunu? Kahveyle, çayla günü geçiştirip vücudu susuzluktan kurutuyoruz resmen. Dehidrasyon denilen o sinsi durum, kan hacmini düşürüp kalbin daha çok yorulmasına yol açıyor. Organlar feryat figan susuz diye bağırırken bizim ayakta kalmayı beklememiz de biraz komik kaçıyor tabii... Susuz kalıyoruz, kuruyoruz ve sonra niye enerjim yok diye hayıflanıyoruz.
Tiroid bezini hiç hesaba katmıyoruz mesela. Boğazımızda kelebek şeklinde küçücük bir şey ama tüm metabolizmanın efendisi kendisi. O azıcık yavaş çalışsa, sanki el freni çekik araba gibi kalakalıyoruz yolun ortasında. Hormonlar dengeden saptığı an bütün sistem çöküyor, vücut adeta kış uykusu moduna geçiyor.
Belki de sadece biraz durmamız gerekiyordur. Kendimize sürekli yüklenmeyi, her şeye yetişmeye çalışmayı bir kenara bırakmalıyız belki de. Hayat bir yarış değil sonuçta, bazen sadece nefes alıp o yorgunluğu kucaklamak gerekir... Kendimize şefkat göstermeyi unuttukça o yorgunluk geçmeyecek, orası kesin.
Gidip bir kan tahlili yaptırıyoruz, doktor bakıyor ve "E her şey normal görünüyor" diyor. Hadi buyur buradan yak! Demir eksik, B12 yerlerde sürünüyor deseler bir nebze rahatlayacağız, en azından suçluyu bulduk diyeceğiz. Ama yok, tahliller pırıl pırıl çıkınca insan kendini daha da deli gibi hissediyor... Vücudumuzda göremediğimiz bir yerlerde gizli bir sızıntı var sanki, enerjimiz oradan sinsice akıp gidiyor. Bir yerlerden sürekli eksiliyoruz ama nereden? Gizli bir vitamin açlığı mı çekiyoruz yoksa tamamen başka bir şey mi var çözemiyoruz.
Kafamızın içi hiç susmuyor ki abi ya. Gün boyu o mail geldi, şu fatura ödenecek, yarın ne pişireceğiz diye beyni sürekli yüz derecede kaynatırsak tabii ki pil biter. Zihinsel yorgunluk dediğin şey fizikseli öyle bir katlıyor ki. Kaslarımız çalışmadığı halde maraton koşmuş gibi bitap düşmemizin tek sebebi o kafadaki bitmek bilmeyen tilkiler. Düşünmekten yoruluyoruz, düşünceler bizi resmen tüketiyor. Zihni dinlendirmeyi beceremediğimiz sürece o beden asla ayağa kalkmayacak.
Günde iki litre su içmemiz gerektiğini hepimiz biliyoruz ama dürüst olalım, hangimiz yapıyoruz bunu? Kahveyle, çayla günü geçiştirip vücudu susuzluktan kurutuyoruz resmen. Dehidrasyon denilen o sinsi durum, kan hacmini düşürüp kalbin daha çok yorulmasına yol açıyor. Organlar feryat figan susuz diye bağırırken bizim ayakta kalmayı beklememiz de biraz komik kaçıyor tabii... Susuz kalıyoruz, kuruyoruz ve sonra niye enerjim yok diye hayıflanıyoruz.
Tiroid bezini hiç hesaba katmıyoruz mesela. Boğazımızda kelebek şeklinde küçücük bir şey ama tüm metabolizmanın efendisi kendisi. O azıcık yavaş çalışsa, sanki el freni çekik araba gibi kalakalıyoruz yolun ortasında. Hormonlar dengeden saptığı an bütün sistem çöküyor, vücut adeta kış uykusu moduna geçiyor.
Belki de sadece biraz durmamız gerekiyordur. Kendimize sürekli yüklenmeyi, her şeye yetişmeye çalışmayı bir kenara bırakmalıyız belki de. Hayat bir yarış değil sonuçta, bazen sadece nefes alıp o yorgunluğu kucaklamak gerekir... Kendimize şefkat göstermeyi unuttukça o yorgunluk geçmeyecek, orası kesin.