Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Vücudun su dengesi bozulduğu an beyindeki hipotalamus bölgesi adeta bir alarm gibi çalmaya başlar. Kandaki sodyum miktarı miligram düzeyinde bile artsa, o meşhur ozmoreseptörler hemen devreye giriyor işte. Gün boyu masanızda otururken bir anda boğazınızın kuruduğunu, su şişesine uzandığınızı fark edersiniz. Bazen ne kadar içerseniz için o kuruluk hissi bir türlü geçmek bilmez... Tıpta polidipsi denen bu kronik susuzluk, aslında hücrelerinizin "bize acil sıvı gönderin" çığlığıdır.
Hücre dışı sıvı hacminin azalması, sinsi bir dehidrasyonun en net kanıtıdır. Yani öyle basit bir susama deyip geçemezsiniz abi ya, bildiğiniz sistem içeriden çöküyor demektir. Terlemeyle, idrarla ya da fark etmeden solunum yoluyla kaybettiğimiz su miktarını yerine koyamadığımızda kan hacmi daralır. Kan hacmi daralınca da tansiyon düşmesin diye vücut hemen susuzluk mekanizmasını tetikler. Sürekli bardağa uzanıyorsanız, bir yerlerde bir sızıntı var demektir; ya yeterince sıvı almıyorsunuzdur ya da aldığınızı hızla kaybediyorsunuzdur.
Yüksek kan şekeri, damarlardaki ozmotik basıncı altüst ederek böbrekleri amansız bir mesaiye zorlar. Diyabet hastalarının o bitmek bilmeyen su içme sevdası tam olarak bu biyokimyasal krizden kaynaklanır. Glukoz kanda biriktikçe, böbrekler bu fazla yükü dışarı atmak için idrar üretimini artırır. İdrar miktarı arttıkça da vücut kurur, kurudukça da insan suya aşerir. Vallahi billahi bazen gizli şekerin ilk ve en gürültülü habercisi, gece yarısı uykudan uyandıran o dildeki pas tadıdır.
Antidiüretik hormonun, yani vazopressinin sentezindeki en ufak bir aksama tüm su yönetimini felç eder. Şekersiz diyabet olarak bilinen diabetes insipidus tablosunda, böbrekler suyu geri emme yeteneğini tamamen kaybeder. Hormon sinyali eksik olunca, vücuda giren su hiçbir işe yaramadan doğrudan dışarı pompalanır. Ne yapsanız nafile, ne kadar içseniz boş... Vücudun su tutma mekanizması bozulduğunda, adeta tabanı delik bir kova gibi olursunuz.
Tükettiğiniz aşırı sodyumlu, bol baharatlı gıdalar hücresel boyutta bir kuraklık dalgası başlatır. Tuz, osmoz kuralları gereği hücrenin içindeki değerli suyu kendine doğru acımasızca çeker. Hücreler büzüşüp su kaybettikçe, beyne giden sinyallerin şiddeti de katlanarak artar. Belki de sorun hastalıklarda değil, akşam yediğiniz o bol tuzlu çerezdedir? Beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirmek, bazen en karmaşık tahlillerden daha hızlı sonuç verir.
Kullandığınız bazı diüretikler, tansiyon ilaçları veya antihistaminikler de bu durumun arkasındaki gizli suçlular olabilir. Tükürük bezlerinin salgı kapasitesini düşüren kimyasallar, ağız içinde sürekli bir çöl iklimi yaratır. İlaç yan etkisi deyip geçiyoruz ama hayat kalitesini ne kadar düşürdüğünü bir yaşayan bilir. Eğer yeni bir tedaviye başladıktan sonra su bardağıyla akraba olduysanız, hekiminizle bu konuyu mutlaka konuşmalısınız.
Hücre dışı sıvı hacminin azalması, sinsi bir dehidrasyonun en net kanıtıdır. Yani öyle basit bir susama deyip geçemezsiniz abi ya, bildiğiniz sistem içeriden çöküyor demektir. Terlemeyle, idrarla ya da fark etmeden solunum yoluyla kaybettiğimiz su miktarını yerine koyamadığımızda kan hacmi daralır. Kan hacmi daralınca da tansiyon düşmesin diye vücut hemen susuzluk mekanizmasını tetikler. Sürekli bardağa uzanıyorsanız, bir yerlerde bir sızıntı var demektir; ya yeterince sıvı almıyorsunuzdur ya da aldığınızı hızla kaybediyorsunuzdur.
Yüksek kan şekeri, damarlardaki ozmotik basıncı altüst ederek böbrekleri amansız bir mesaiye zorlar. Diyabet hastalarının o bitmek bilmeyen su içme sevdası tam olarak bu biyokimyasal krizden kaynaklanır. Glukoz kanda biriktikçe, böbrekler bu fazla yükü dışarı atmak için idrar üretimini artırır. İdrar miktarı arttıkça da vücut kurur, kurudukça da insan suya aşerir. Vallahi billahi bazen gizli şekerin ilk ve en gürültülü habercisi, gece yarısı uykudan uyandıran o dildeki pas tadıdır.
Antidiüretik hormonun, yani vazopressinin sentezindeki en ufak bir aksama tüm su yönetimini felç eder. Şekersiz diyabet olarak bilinen diabetes insipidus tablosunda, böbrekler suyu geri emme yeteneğini tamamen kaybeder. Hormon sinyali eksik olunca, vücuda giren su hiçbir işe yaramadan doğrudan dışarı pompalanır. Ne yapsanız nafile, ne kadar içseniz boş... Vücudun su tutma mekanizması bozulduğunda, adeta tabanı delik bir kova gibi olursunuz.
Tükettiğiniz aşırı sodyumlu, bol baharatlı gıdalar hücresel boyutta bir kuraklık dalgası başlatır. Tuz, osmoz kuralları gereği hücrenin içindeki değerli suyu kendine doğru acımasızca çeker. Hücreler büzüşüp su kaybettikçe, beyne giden sinyallerin şiddeti de katlanarak artar. Belki de sorun hastalıklarda değil, akşam yediğiniz o bol tuzlu çerezdedir? Beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirmek, bazen en karmaşık tahlillerden daha hızlı sonuç verir.
Kullandığınız bazı diüretikler, tansiyon ilaçları veya antihistaminikler de bu durumun arkasındaki gizli suçlular olabilir. Tükürük bezlerinin salgı kapasitesini düşüren kimyasallar, ağız içinde sürekli bir çöl iklimi yaratır. İlaç yan etkisi deyip geçiyoruz ama hayat kalitesini ne kadar düşürdüğünü bir yaşayan bilir. Eğer yeni bir tedaviye başladıktan sonra su bardağıyla akraba olduysanız, hekiminizle bu konuyu mutlaka konuşmalısınız.