Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllardır her sabah alarm çaldığında o yataktan bir canavar fırlamıyor sanki, bütün kemiklerimiz un ufak edilmiş de ruhumuz bedenimize ağır geliyormuş gibi sürünerek kalkıyoruz. Bize dayatılan o kusursuz "sabah insanı" masallarını bir kenara bırakalım; biz toplumca daha gün doğmadan tükenmiş hisseden, uykusunu alamadığı için güne hınçla başlayan dev bir yorgunlar ordusuyuz. Ne oldu da o çocukluğumuzdaki, yataktan neşeyle fırlayan insanları bir yerlerde kaybettik biz? Yatak dediğin şey bizi dinlendiren bir sığınak olmaktan çıkıp, her gece hesaplaştığımız, sabahları ise celladımıza dönüşen bir savaş alanına dönüştü adeta…
Herkesin dili bir okyanus kadar derin ama içimiz kuraklık çekiyor diyorsak, gecenin o zifiri karanlığında yatağa taşıdığımız o koca dünyayı artık odanın kapısında bırakmayı öğrenmek zorundayız. Cep telefonunun o soğuk, mavi ışığı gözümüzü oymadan, o bitmek bilmeyen bildirimler zihnimizi bir kanca gibi yakalamadan hemen önce kapatmalıyız o ekranları. Beyin dediğin o karmaşık mekanizma, karanlığı hissetmediği sürece bize o beklediğimiz şifayı, o derin uykuyu vermiyor abi, vallahi vermiyor. Sadece zihni değil, bedeni de o son dakika atıştırmalıklarının, geç saatte yenilen ağır yemeklerin yükünden kurtarmak lazım ki gece boyunca kalbimiz bir amele gibi çalışmasın...
Pencereyi sonuna kadar açıp o buz gibi havayı göğsümüze doldurmadıkça, ciğerlerimiz o taze oksijenle bayram etmedikçe o sersemlik üzerimizden kalkar mı hiç? Yüzümüze çarptığımız o bir avuç soğuk su, aslında zihnimize vurulan şefkatli bir tokat, bizi o derin rüya aleminden bu sert gerçekliğe uyandıran küçük bir mucize. Bazen sadece durup bir nefes almak, o ilk adımı atmadan önce odanın ortasında öylece dikilip yaşama tutunmak gerekiyor. Sabahın o ilk saatlerinde vücudun kuruyan çölüne bir bardak Ilık su dökmek varken, hemen kahve makinesine sarılmak niye?
Güneşin o cömert ışıkları odaya sızdığı an, perdeleri sonuna kadar çekip o aydınlığı kucaklamayan bir ruh, akşama kadar o karanlık mahzeninde tutsak kalmaya mahkumdur. İnsan dediğin varlık topraktan, sudan ve en çok da ışıktan beslenir; biz ise kendimizi beton kutulara hapsettikçe uykunun da tadı kaçıyor, uyanmanın da. Bir düşünün, en son ne zaman sabahın ilk ışıklarında gökyüzüne bakıp gerçekten var olduğunuzu hissettiniz? Belki de bütün mesele o ritmi, doğanın o kadim saatini yakalamakta...
Gecenin bir yarısı zihnimizde dönüp duran o cevapsız soruları, yarının o bitmek bilmeyen kaygılarını yastığa sermekten ne zaman vazgeçeceğiz biz? Kendimize biraz zaman tanımak, belki beş dakika daha az uyuyup o beş dakikayı sadece sessizce oturarak geçirmek çok mu zor yani? Hayatın o acımasız koşturmacası zaten kapıda bekliyor, bari o yataktan çıkış anını kendimize bir işkenceye dönüştürmeyelim. Bazen sadece akışa bırakmak, bedenin sesini dinlemek ve o içimizdeki uykusuz çocukla barışmak gerekiyor…
Herkesin dili bir okyanus kadar derin ama içimiz kuraklık çekiyor diyorsak, gecenin o zifiri karanlığında yatağa taşıdığımız o koca dünyayı artık odanın kapısında bırakmayı öğrenmek zorundayız. Cep telefonunun o soğuk, mavi ışığı gözümüzü oymadan, o bitmek bilmeyen bildirimler zihnimizi bir kanca gibi yakalamadan hemen önce kapatmalıyız o ekranları. Beyin dediğin o karmaşık mekanizma, karanlığı hissetmediği sürece bize o beklediğimiz şifayı, o derin uykuyu vermiyor abi, vallahi vermiyor. Sadece zihni değil, bedeni de o son dakika atıştırmalıklarının, geç saatte yenilen ağır yemeklerin yükünden kurtarmak lazım ki gece boyunca kalbimiz bir amele gibi çalışmasın...
Pencereyi sonuna kadar açıp o buz gibi havayı göğsümüze doldurmadıkça, ciğerlerimiz o taze oksijenle bayram etmedikçe o sersemlik üzerimizden kalkar mı hiç? Yüzümüze çarptığımız o bir avuç soğuk su, aslında zihnimize vurulan şefkatli bir tokat, bizi o derin rüya aleminden bu sert gerçekliğe uyandıran küçük bir mucize. Bazen sadece durup bir nefes almak, o ilk adımı atmadan önce odanın ortasında öylece dikilip yaşama tutunmak gerekiyor. Sabahın o ilk saatlerinde vücudun kuruyan çölüne bir bardak Ilık su dökmek varken, hemen kahve makinesine sarılmak niye?
Güneşin o cömert ışıkları odaya sızdığı an, perdeleri sonuna kadar çekip o aydınlığı kucaklamayan bir ruh, akşama kadar o karanlık mahzeninde tutsak kalmaya mahkumdur. İnsan dediğin varlık topraktan, sudan ve en çok da ışıktan beslenir; biz ise kendimizi beton kutulara hapsettikçe uykunun da tadı kaçıyor, uyanmanın da. Bir düşünün, en son ne zaman sabahın ilk ışıklarında gökyüzüne bakıp gerçekten var olduğunuzu hissettiniz? Belki de bütün mesele o ritmi, doğanın o kadim saatini yakalamakta...
Gecenin bir yarısı zihnimizde dönüp duran o cevapsız soruları, yarının o bitmek bilmeyen kaygılarını yastığa sermekten ne zaman vazgeçeceğiz biz? Kendimize biraz zaman tanımak, belki beş dakika daha az uyuyup o beş dakikayı sadece sessizce oturarak geçirmek çok mu zor yani? Hayatın o acımasız koşturmacası zaten kapıda bekliyor, bari o yataktan çıkış anını kendimize bir işkenceye dönüştürmeyelim. Bazen sadece akışa bırakmak, bedenin sesini dinlemek ve o içimizdeki uykusuz çocukla barışmak gerekiyor…