Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Gece yarısı, evin o en sessiz, en acımasız saatinde uykudan kopup ayaklarını buz gibi parkeye basmak... İşte bu, elli yaşını aşmış erkeklerin sessizce paylaştığı, kimselere kolay kolay fısıldayamadığı o meşum döngünün, yani tıp dilindeki adıyla benign prostat hiperplazisinin (BPH) hayatımıza ilk sinsi sızışıdır abi. Mesanenin hemen altında, üretrayı bir kelepçe gibi saran o ceviz büyüklüğündeki doku milim milim genişledikçe, idrar yolunu öyle bir daraltır ki; hani o eski tazyikli, kesintisiz günler geride kalır, yerine kesik kesik, damla damla bir mücadele başlar. İdrar kesesinin tabanındaki detrusor kası, önündeki bu amansız direnci aşabilmek için deli gibi kasılır, kalınlaşır, adeta bir vücut geliştirmeci gibi şişer ama nafile... Bir süre sonra yorulur o kas, pes eder ve siz her tuvaletten çıkışta içinizde yarım kalmış, tamamlanamamış bir işin o sinir bozucu, o huzursuz ağırlığıyla yatağa dönersiniz.
Vallahi billahi bazen insan aynaya bakıp "Neden ben?" diye sormadan edemiyor, ama bu ne bir ceza ne de kaçınılmaz bir son, sadece hormonların o eski dengesini yitirip prostat stromasında ve epitel hücrelerinde başlattığı kontrolsüz bir hücresel çoğalma süreci. Hani idrara başlarken o ilk saniyeler vardır ya, beklersiniz, konsantre olmaya çalışırsınız, zaman durur sanki... Tıptaki adıyla hesitancy, yani o kahredici duraksama, idrar kanalını sıkıştıran lobların yarattığı mekanik tıkanıklığın en somut kanıtıdır aslında. Mesane çıkış obstrüksiyonu dedikleri bu durum geliştikçe, böbreklerden süzülüp gelen sıvı, gitmesi gereken o açık yolu bulamaz da kendine barikatlar örülmüş gibi tıkanır kalır. Bir de bakmışsınız idrar akış hızınız (Qmax değeri) saniyede on beş mililitrelerin çok altına inmiş, akmıyor, damlıyor, canınızı sıkıyor...
Ne yaparsan yap, o mesane hiçbir zaman tam olarak boşalmayacakmış gibi hissettiren o post-void residüel idrar yok mu, işte bütün mesele orada düğümleniyor dostum. İçeride kalan o durağan sıvı, zamanla mikrop üreten bir gölete döner, mesane duvarında trabekülasyon adını verdiğimiz o sert, lifli dalgalanmalara yol açar ve nihayetinde taş oluşumuna davetiye çıkarır. Sık idrara çıkma (pollaküri) ve o aniden bastıran, insanı sosyal ortamlardan kaçıran o şiddetli sıkışma hissi (urgency) aslında hep bu içerideki baskının, duyusal sinir uçlarını sürekli uyarmasından kaynaklanır. Hani bir yerlere giderken ilk işiniz etraftaki tuvaletlerin haritasını çıkarmak olur ya, hayatı adeta o küçük odanın etrafında planlamaya başlarsınız...
Bazen sadece hafif bir sızıyla başlar, umursamazsın, geçici bir üşütme dersin ama o prostatın büyüklüğü ultrasonda otuz, kırk, hatta yetmiş gramlara ulaştığında artık geri dönüşü olmayan o tıkanıklık fazına geçilmiştir bile. Detrusor kasının o aşırı duyarlı hali, mesane kapasitesini iyice daralttığı için geceleri en az üç-dört kez uyanmak, yani noktüri, hayat kalitesini adeta baltayla keser gibi böler, uykusuz, yorgun sabahlara mahkum eder adamı. İdrar yaparken o yanma hissi, bazen idrar kaçırma (inkontinans) korkusuyla birleşir ve insanı kendi bedenine yabancılaştırır. Keşke sadece basit bir kasılma olsaydı, ancak o bölgedeki mikroskobik damarların çatlamasıyla idrarda görülen o hafif pembelik, yani hematüri, insanı bir anda panikle baş başa bırakır...
Vallahi billahi bazen insan aynaya bakıp "Neden ben?" diye sormadan edemiyor, ama bu ne bir ceza ne de kaçınılmaz bir son, sadece hormonların o eski dengesini yitirip prostat stromasında ve epitel hücrelerinde başlattığı kontrolsüz bir hücresel çoğalma süreci. Hani idrara başlarken o ilk saniyeler vardır ya, beklersiniz, konsantre olmaya çalışırsınız, zaman durur sanki... Tıptaki adıyla hesitancy, yani o kahredici duraksama, idrar kanalını sıkıştıran lobların yarattığı mekanik tıkanıklığın en somut kanıtıdır aslında. Mesane çıkış obstrüksiyonu dedikleri bu durum geliştikçe, böbreklerden süzülüp gelen sıvı, gitmesi gereken o açık yolu bulamaz da kendine barikatlar örülmüş gibi tıkanır kalır. Bir de bakmışsınız idrar akış hızınız (Qmax değeri) saniyede on beş mililitrelerin çok altına inmiş, akmıyor, damlıyor, canınızı sıkıyor...
Ne yaparsan yap, o mesane hiçbir zaman tam olarak boşalmayacakmış gibi hissettiren o post-void residüel idrar yok mu, işte bütün mesele orada düğümleniyor dostum. İçeride kalan o durağan sıvı, zamanla mikrop üreten bir gölete döner, mesane duvarında trabekülasyon adını verdiğimiz o sert, lifli dalgalanmalara yol açar ve nihayetinde taş oluşumuna davetiye çıkarır. Sık idrara çıkma (pollaküri) ve o aniden bastıran, insanı sosyal ortamlardan kaçıran o şiddetli sıkışma hissi (urgency) aslında hep bu içerideki baskının, duyusal sinir uçlarını sürekli uyarmasından kaynaklanır. Hani bir yerlere giderken ilk işiniz etraftaki tuvaletlerin haritasını çıkarmak olur ya, hayatı adeta o küçük odanın etrafında planlamaya başlarsınız...
Bazen sadece hafif bir sızıyla başlar, umursamazsın, geçici bir üşütme dersin ama o prostatın büyüklüğü ultrasonda otuz, kırk, hatta yetmiş gramlara ulaştığında artık geri dönüşü olmayan o tıkanıklık fazına geçilmiştir bile. Detrusor kasının o aşırı duyarlı hali, mesane kapasitesini iyice daralttığı için geceleri en az üç-dört kez uyanmak, yani noktüri, hayat kalitesini adeta baltayla keser gibi böler, uykusuz, yorgun sabahlara mahkum eder adamı. İdrar yaparken o yanma hissi, bazen idrar kaçırma (inkontinans) korkusuyla birleşir ve insanı kendi bedenine yabancılaştırır. Keşke sadece basit bir kasılma olsaydı, ancak o bölgedeki mikroskobik damarların çatlamasıyla idrarda görülen o hafif pembelik, yani hematüri, insanı bir anda panikle baş başa bırakır...