Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Aynaya baktığımızda gördüğümüz o silüet ile zihnimizin kuytularında yankılanan ses arasındaki o muazzam uçurum... Aslında her şey prefrontal korteksin, yani o kararları veren mantıklı beynimizin, ilkel duyguların merkezi olan amigdala tarafından adeta rehin alınmasıyla başlıyor. Bir sunum yaparken ya da yeni bir ortama girdiğimizde kalbimizin güm güm atması, ellerimizin terlemesi tamamen evrimsel birer savunma mekanizması abi, vallahi billahi başka bir şey değil. Kortizol seviyesi bir anda tavan yapınca, hani o stres hormonu diyorum, mantıklı düşünme yetisi geçici olarak felç oluyor adeta. Kendini yetersiz hissetmek, temelde bu nörokimyasal bombardımanın yarattığı bir algı yanılsamasından ibaret desek yeridir.
Sosyal anksiyetenin ve kendine güvensizliğin temelinde yatan o "bilişsel çarpıtmalar" yok mu, insanı kendi kendinin celladı yapıyor bazen. Psikolojide buna "zihin okuma" veya "felaketleştirme" deniyor; yani karşınızdaki insanın sizin hakkınızda olumsuz düşündüğünü varsaymak ya da en ufak bir hatada dünyanın sonunun geleceğine inanmak... Neden kendimize bu kadar acımasız davranıyoruz ki? Dopamin döngüsünü kendi ellerimizle kırıyoruz; ödül mekanizması çalışmayınca da motivasyon yerle yeksan oluyor tabii. Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslama hali, beynin ödül sistemini doğrudan sabote eden biyolojik bir intihar gibi...
Beynimizin muazzam bir esnekliği var, hani şu nöroplastisite dedikleri şahane konsept. Yani zihinsel haritalarımızı, düşünce biçimlerimizi ve dolayısıyla kendimize olan inancımızı yeniden şekillendirmek tamamen bizim elimizde; sinapslar arasındaki o bağlar kullandıkça güçleniyor, kullanılmadıkça köreliyor çünkü. Küçük adımlarla, mikro hedeflerle başlamak gerekiyor bu yüzden. Her gün o konfor alanının dışına çıkıp amigdalayı hafifçe dürtmek, o korkulan eşiği yavaş yavaş aşağı çekmek... Hani derler ya, pratik yaptıkça mükemmelleşir insan; aslında mükemmelleşen şey beynin o duruma verdiği nörolojik tepkinin ta kendisi.
Beden dili ve postürün zihin üzerindeki o doğrudan, hani derler ya çift taraflı etkisi... Amy Cuddy’nin o meşhur araştırmalarını hatırlarsınız belki; sadece iki dakika boyunca dik durmak, o "güç duruşu" pozunu almak bile testosteron seviyesini artırırken kortizolü ciddi oranda düşürüyor. Vücut kimyası değişince zihnin algısı da ister istemez değişiyor, yani fizyoloji psikolojiyi doğrudan yönetiyor diyebiliriz. Eğik omuzlar, yere bakan gözler aslında beyne "ben şu an tehlikedeyim ve zayıfım" sinyali gönderiyor sürekli. Dik durun, omuzları geriye atın ve derin bir nefes alın; bakın bakalım o iç sesiniz aynı tonda konuşmaya devam edebilecek mi...
İç sesimiz demişken, o bitmek bilmeyen olumsuz iç diyalogları susturmanın yolu onları tamamen yok etmekten değil, nesnel bir gözlemci gibi izlemekten geçiyor. Metabilişsel farkındalık diyor literatür buna; yani düşünceleriniz üzerine düşünebilme yetisi... Kendinize dışarıdan bir yabancı gibi, tarafsız bir gazeteci edasıyla bakabildiğinizde, o yıkıcı eleştirilerin ne kadar temelsiz olduğunu fark ediyorsunuz hemen. Bir dostunuz aynı hatayı yapsa ona söymeyeceğiniz o ağır sözleri, kendinize nasıl bu kadar rahat sarf edebiliyorsunuz vallahi anlamak güç... Kendine şefkat göstermek, bir zayıflık değil, aksine psikolojik dayanıklılığın, yani o "resilience" kavramının en temel yapı taşıdır.
Sosyal anksiyetenin ve kendine güvensizliğin temelinde yatan o "bilişsel çarpıtmalar" yok mu, insanı kendi kendinin celladı yapıyor bazen. Psikolojide buna "zihin okuma" veya "felaketleştirme" deniyor; yani karşınızdaki insanın sizin hakkınızda olumsuz düşündüğünü varsaymak ya da en ufak bir hatada dünyanın sonunun geleceğine inanmak... Neden kendimize bu kadar acımasız davranıyoruz ki? Dopamin döngüsünü kendi ellerimizle kırıyoruz; ödül mekanizması çalışmayınca da motivasyon yerle yeksan oluyor tabii. Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslama hali, beynin ödül sistemini doğrudan sabote eden biyolojik bir intihar gibi...
Beynimizin muazzam bir esnekliği var, hani şu nöroplastisite dedikleri şahane konsept. Yani zihinsel haritalarımızı, düşünce biçimlerimizi ve dolayısıyla kendimize olan inancımızı yeniden şekillendirmek tamamen bizim elimizde; sinapslar arasındaki o bağlar kullandıkça güçleniyor, kullanılmadıkça köreliyor çünkü. Küçük adımlarla, mikro hedeflerle başlamak gerekiyor bu yüzden. Her gün o konfor alanının dışına çıkıp amigdalayı hafifçe dürtmek, o korkulan eşiği yavaş yavaş aşağı çekmek... Hani derler ya, pratik yaptıkça mükemmelleşir insan; aslında mükemmelleşen şey beynin o duruma verdiği nörolojik tepkinin ta kendisi.
Beden dili ve postürün zihin üzerindeki o doğrudan, hani derler ya çift taraflı etkisi... Amy Cuddy’nin o meşhur araştırmalarını hatırlarsınız belki; sadece iki dakika boyunca dik durmak, o "güç duruşu" pozunu almak bile testosteron seviyesini artırırken kortizolü ciddi oranda düşürüyor. Vücut kimyası değişince zihnin algısı da ister istemez değişiyor, yani fizyoloji psikolojiyi doğrudan yönetiyor diyebiliriz. Eğik omuzlar, yere bakan gözler aslında beyne "ben şu an tehlikedeyim ve zayıfım" sinyali gönderiyor sürekli. Dik durun, omuzları geriye atın ve derin bir nefes alın; bakın bakalım o iç sesiniz aynı tonda konuşmaya devam edebilecek mi...
İç sesimiz demişken, o bitmek bilmeyen olumsuz iç diyalogları susturmanın yolu onları tamamen yok etmekten değil, nesnel bir gözlemci gibi izlemekten geçiyor. Metabilişsel farkındalık diyor literatür buna; yani düşünceleriniz üzerine düşünebilme yetisi... Kendinize dışarıdan bir yabancı gibi, tarafsız bir gazeteci edasıyla bakabildiğinizde, o yıkıcı eleştirilerin ne kadar temelsiz olduğunu fark ediyorsunuz hemen. Bir dostunuz aynı hatayı yapsa ona söymeyeceğiniz o ağır sözleri, kendinize nasıl bu kadar rahat sarf edebiliyorsunuz vallahi anlamak güç... Kendine şefkat göstermek, bir zayıflık değil, aksine psikolojik dayanıklılığın, yani o "resilience" kavramının en temel yapı taşıdır.