Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Kalbin her dakika vücuda pompaladığı kanın damar çeperlerinde yarattığı o amansız baskı, yani tansiyon, aslında vücut kitle indeksiyle doğrudan orantılı bir grafik çizer. Kilomuz arttıkça, o canım dokuları beslemek için gereken kan hacmi de mecburen genişliyor. Kalp daha fazla kanı, daha büyük bir dirençle karşı karşıya kalarak pompalamak zorunda kalıyor abi ya... İşte tam bu noktada, hani o arterlerin içindeki endotel tabakası dediğimiz hassas astar var ya, oradaki nitrik oksit sentezi sekteye uğruyor. Damarlar bir türlü gevşeyemiyor, kasılıp kalıyor. Sonra gelsin kronik yüksek tansiyon...
Vallahi billahi yağ dokusu dediğimiz şey öyle sadece göbekte, kalçada duran masum bir enerji deposu falan değilmiş, bunu gazetecilik yıllarımda kardiyologlardan çok dinledim. Resmen kendi başına hormon üreten devasa bir endokrin organ gibi çalışıyor bu meret. Adipokinler salgılıyor, tümör nekroz faktörü alfa gibi inflamasyon ajanlarını sürekli kana pompalıyor. Vücut adeta sessiz sedasız, içeriden içeriden yanıyor yani hafif düzeyde bir sistemik iltihap hali... Bu sürekli yangı durumu da dönüyor dolaşıyor, böbreklerin tuzu süzme yeteneğini baltalıyor. Böbrek tuzu tutunca ne oluyor peki? Vücuttaki sıvı hacmi artıyor, damarlar iyice geriliyor.
Şu leptin hormonuna hepimiz bayılıyoruz değil mi, hani şu beyne "tamam doyduk, çatalı bıçağı bırak" diyen arkadaş... Fakat işin rengi obezitede çok acayip bir hal alıyor, leptin direnci diye bir duvar örülüyor önümüze. Beyin hormonu duymuyor, kanda leptin seviyesi tavan yapıyor ama etki sıfır. İşin kötüsü, bu fazla leptin gidip sempatik sinir sistemini deli gibi kamçılamaya başlıyor. Kalp atış hızı durup dururken hızlanıyor, böbrek üstü bezlerinden adrenalin benzeri maddeler salgılanıyor. Nabız yüksek, damarlar büzüşmüş... Yani o çok güvendiğimiz tokluk hormonu, dönüp dolaşıp tansiyonu yukarı fırlatan bir tetikçiye dönüşüyor adeta.
Böbreklerin etrafını saran o sarı, yoğun yağ tabakası var ya, işte o mekanik olarak böbreği öyle bir sıkıştırıyor ki... Tıbba meraklı olanlar bilir, intrarenal basınç dediğimiz o iç basınç yükseliyor birden. Böbrek bu fiziki baskı altında kalınca "biri beni boğuyor, herhalde vücutta kan kalmadı" yanılgısına düşüyor galiba. Hemen o meşhur renin-anjiyotensin-aldosteron sistemini, yani kısaca RAAS mekanizmasını devreye sokuyor. Anjiyotensin II denilen o güçlü bileşik damarları öyle bir daraltıyor, öyle bir sıkıyor ki... Tansiyon bir anda fırlıyor, kalbe binen yük iki katına çıkıyor. Kendimizi bir anda o kısır döngünün tam göbeğinde buluveriyoruz.
İnsülin direnci meselesine hiç girmeyeyim diyorum ama obezite deyince o kapıyı açmamak imkansız, çünkü o da tansiyonun bir diğer gizli ortağı. Kanda biriken o yüksek insülin, böbrek tübüllerine gidip "ne bulursan tut" emri veriyor, özellikle de sodyumu. Sodyum demek su demek, su demek damarların içindeki nehrin taşması demek... Üstelik insülin, damar düz kas hücrelerinin büyümesini ve kalınlaşmasını da tetikliyor zamanla. Damarın içi daralıyor, esnekliği kayboluyor, borular sertleşiyor adeta... Bir düşünsenize, hem içindeki sıvı artıyor hem de borunun çapı daralıyor, o tansiyon yükselmesin de ne yapsın?
Arada bir durup tartıya bakmak, bel çevresini o mezura ile ölçmek sadece estetik bir kaygı değil, resmen kalbe nefes aldırma hamlesidir, benden size dost tavsiyesi. Vücut ağırlığındaki yüzde onluk bir düşüş bile, o demin saydığım sempatik sinir sistemi çılgınlığını sakinleştirmeye yetiyor biliyor musunuz? İnflamasyon göstergeleri düşüyor, damar duvarındaki o gerginlik yerini tatlı bir gevşemeye bırakıyor. İlaçların dozunu azaltan, hatta tamamen bırakan o kadar çok insan gördüm ki meslek hayatımda... Küçük adımlar, bazen o devasa teknik mekanizmaları kökünden değiştirebiliyor işte...
Vallahi billahi yağ dokusu dediğimiz şey öyle sadece göbekte, kalçada duran masum bir enerji deposu falan değilmiş, bunu gazetecilik yıllarımda kardiyologlardan çok dinledim. Resmen kendi başına hormon üreten devasa bir endokrin organ gibi çalışıyor bu meret. Adipokinler salgılıyor, tümör nekroz faktörü alfa gibi inflamasyon ajanlarını sürekli kana pompalıyor. Vücut adeta sessiz sedasız, içeriden içeriden yanıyor yani hafif düzeyde bir sistemik iltihap hali... Bu sürekli yangı durumu da dönüyor dolaşıyor, böbreklerin tuzu süzme yeteneğini baltalıyor. Böbrek tuzu tutunca ne oluyor peki? Vücuttaki sıvı hacmi artıyor, damarlar iyice geriliyor.
Şu leptin hormonuna hepimiz bayılıyoruz değil mi, hani şu beyne "tamam doyduk, çatalı bıçağı bırak" diyen arkadaş... Fakat işin rengi obezitede çok acayip bir hal alıyor, leptin direnci diye bir duvar örülüyor önümüze. Beyin hormonu duymuyor, kanda leptin seviyesi tavan yapıyor ama etki sıfır. İşin kötüsü, bu fazla leptin gidip sempatik sinir sistemini deli gibi kamçılamaya başlıyor. Kalp atış hızı durup dururken hızlanıyor, böbrek üstü bezlerinden adrenalin benzeri maddeler salgılanıyor. Nabız yüksek, damarlar büzüşmüş... Yani o çok güvendiğimiz tokluk hormonu, dönüp dolaşıp tansiyonu yukarı fırlatan bir tetikçiye dönüşüyor adeta.
Böbreklerin etrafını saran o sarı, yoğun yağ tabakası var ya, işte o mekanik olarak böbreği öyle bir sıkıştırıyor ki... Tıbba meraklı olanlar bilir, intrarenal basınç dediğimiz o iç basınç yükseliyor birden. Böbrek bu fiziki baskı altında kalınca "biri beni boğuyor, herhalde vücutta kan kalmadı" yanılgısına düşüyor galiba. Hemen o meşhur renin-anjiyotensin-aldosteron sistemini, yani kısaca RAAS mekanizmasını devreye sokuyor. Anjiyotensin II denilen o güçlü bileşik damarları öyle bir daraltıyor, öyle bir sıkıyor ki... Tansiyon bir anda fırlıyor, kalbe binen yük iki katına çıkıyor. Kendimizi bir anda o kısır döngünün tam göbeğinde buluveriyoruz.
İnsülin direnci meselesine hiç girmeyeyim diyorum ama obezite deyince o kapıyı açmamak imkansız, çünkü o da tansiyonun bir diğer gizli ortağı. Kanda biriken o yüksek insülin, böbrek tübüllerine gidip "ne bulursan tut" emri veriyor, özellikle de sodyumu. Sodyum demek su demek, su demek damarların içindeki nehrin taşması demek... Üstelik insülin, damar düz kas hücrelerinin büyümesini ve kalınlaşmasını da tetikliyor zamanla. Damarın içi daralıyor, esnekliği kayboluyor, borular sertleşiyor adeta... Bir düşünsenize, hem içindeki sıvı artıyor hem de borunun çapı daralıyor, o tansiyon yükselmesin de ne yapsın?
Arada bir durup tartıya bakmak, bel çevresini o mezura ile ölçmek sadece estetik bir kaygı değil, resmen kalbe nefes aldırma hamlesidir, benden size dost tavsiyesi. Vücut ağırlığındaki yüzde onluk bir düşüş bile, o demin saydığım sempatik sinir sistemi çılgınlığını sakinleştirmeye yetiyor biliyor musunuz? İnflamasyon göstergeleri düşüyor, damar duvarındaki o gerginlik yerini tatlı bir gevşemeye bırakıyor. İlaçların dozunu azaltan, hatta tamamen bırakan o kadar çok insan gördüm ki meslek hayatımda... Küçük adımlar, bazen o devasa teknik mekanizmaları kökünden değiştirebiliyor işte...