Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Yemek yemek, belki de hayatta kalma güdümüzün en saf, en ilkel haliydi bir zamanlar. Şimdilerde ise, hani o her köşe başında karşımıza çıkan rengarenk paketler, ışıklı tabelalar var ya... İşte onlar işi biraz değiştirdi sanki. Vücudun ihtiyacından çok daha fazlasını, adeta bir depo gibi içine çekmesiyle başlıyor her şey. Enerjinin girdiği ama bir türlü çıkamadığı o sessiz çıkmaz sokak. Tıbbi adıyla obezite dediğimiz şey, aslında o kadar da uzak bir laboratuvar terimi değil; bildiğiniz, aynadaki o fazladan ağırlaşan gölge.
Bedenin kendi içindeki o hassas teraziyi dengede tutabilmek her geçen gün biraz daha zorlaşıyor vallahi. Alınan kalorilerle harcanan kalorilerin o ebedi savaşı bu. Eğer terazi hep tek bir tarafa doğru ağır basarsa, organizma o fazla enerjiyi ne yapacağını şaşırıp yağa dönüştürüyor. Yağ hücreleri sessizce genişliyor, sayıca artıyor ve bir bakmışsınız ki vücudun her hücresinde bir yer tutmuşlar. Sahi, biz ne ara bu kadar hareketsizleştik, ne ara her yere yürümek yerine o tekerlekli metal kutulara sığındık?
Genetik miras denen o görünmez ip de bizi arkadan çekip duruyor olabilir bazen. Hani derler ya, "su içsem yarıyor" diye, yalan değil, bazılarımızın metabolizması gerçekten biraz daha tembel, biraz daha korumacı davranabiliyor. Ama her şeyi de genlere yükleyip kenara çekilmek ne kadar doğru, orası tam bir muamma. Çevremiz, o sürekli bize bir şeyler yedirmeye çalışan modern dünya düzeni olmasa belki de bu genler uykuda kalacaktı... Neyse, burası uzun hikaye.
Sadece estetik bir kaygı ya da birkaç fazla kilo meselesi değil bu yaşanan, işin aslı çok daha derinlerde yatıyor. Kalbin o durmaksızın pompaladığı kan, artık daha geniş, daha dirençli damar yollarında yürümek zorunda kalıyor ve yoruluyor haliyle. Eklemler de öyle; her gün taşımak zorunda oldukları o ekstra yükün altında sessizce eziliyorlar. Aslında vücut dışarıdan ne kadar büyürse, içerideki o hayati organlar da bir o kadar sıkışıyor, nefes almakta zorlanıyor adeta.
Bir yerlerden başlamak gerek diye düşünür insan böyle zamanlarda, hani o pazartesi günü başlanıp salı günü unutulan listeler vardır ya... Belki de o listeleri tamamen yırtıp atmak ve sadece tabağa biraz daha renk, hayata biraz daha adım katmak en doğrusudur. Kendimizi cezalandırır gibi aç bırakmak yerine, bedenin sesini dinlemeyi yeniden öğrenmeliyiz galiba. Yavaşlamak, lokmaları saymadan ama her birinin tadına vararak çiğnemek... İşte bütün mesele bu kadar basit aslında, ya da biz öyle olmasını umuyoruz.
Bedenin kendi içindeki o hassas teraziyi dengede tutabilmek her geçen gün biraz daha zorlaşıyor vallahi. Alınan kalorilerle harcanan kalorilerin o ebedi savaşı bu. Eğer terazi hep tek bir tarafa doğru ağır basarsa, organizma o fazla enerjiyi ne yapacağını şaşırıp yağa dönüştürüyor. Yağ hücreleri sessizce genişliyor, sayıca artıyor ve bir bakmışsınız ki vücudun her hücresinde bir yer tutmuşlar. Sahi, biz ne ara bu kadar hareketsizleştik, ne ara her yere yürümek yerine o tekerlekli metal kutulara sığındık?
Genetik miras denen o görünmez ip de bizi arkadan çekip duruyor olabilir bazen. Hani derler ya, "su içsem yarıyor" diye, yalan değil, bazılarımızın metabolizması gerçekten biraz daha tembel, biraz daha korumacı davranabiliyor. Ama her şeyi de genlere yükleyip kenara çekilmek ne kadar doğru, orası tam bir muamma. Çevremiz, o sürekli bize bir şeyler yedirmeye çalışan modern dünya düzeni olmasa belki de bu genler uykuda kalacaktı... Neyse, burası uzun hikaye.
Sadece estetik bir kaygı ya da birkaç fazla kilo meselesi değil bu yaşanan, işin aslı çok daha derinlerde yatıyor. Kalbin o durmaksızın pompaladığı kan, artık daha geniş, daha dirençli damar yollarında yürümek zorunda kalıyor ve yoruluyor haliyle. Eklemler de öyle; her gün taşımak zorunda oldukları o ekstra yükün altında sessizce eziliyorlar. Aslında vücut dışarıdan ne kadar büyürse, içerideki o hayati organlar da bir o kadar sıkışıyor, nefes almakta zorlanıyor adeta.
Bir yerlerden başlamak gerek diye düşünür insan böyle zamanlarda, hani o pazartesi günü başlanıp salı günü unutulan listeler vardır ya... Belki de o listeleri tamamen yırtıp atmak ve sadece tabağa biraz daha renk, hayata biraz daha adım katmak en doğrusudur. Kendimizi cezalandırır gibi aç bırakmak yerine, bedenin sesini dinlemeyi yeniden öğrenmeliyiz galiba. Yavaşlamak, lokmaları saymadan ama her birinin tadına vararak çiğnemek... İşte bütün mesele bu kadar basit aslında, ya da biz öyle olmasını umuyoruz.