Obezite eklem sağlığını nasıl etkiler?

Obezite eklem sağlığını nasıl etkiler?

Ahmet Katan

Kayıtlı Kullanıcı
Puan 0
Çözümler 0
Katılım
15 Haz 2026
Mesajlar
421
Tepkime puanı
0
Ahmet Katan
Her sabah yataktan kalktığımda attığım o ilk adım var ya, hani insanın içine bir ürperti verir, işte tam olarak o andan bahsediyorum aslında. Yıllarca fazla kilolarla yaşayıp, o yükün bedenime ne yaptığını gazeteci merakıyla incelemeye başladığımda acı bir gerçekle yüzleştim: Dizlerimiz ve kalçalarımız adeta görünmez birer amele gibi çalışıyor. Biz mutfaktan salona yürürken bile o zavallı eklemlerin üzerine binen yük, normal vücut ağırlığımızın tam dört katına çıkabiliyor; vallahi billahi şaka değil bu, biyomekanik bir realite. Sen tartıda sadece fazladan bir on kilo gördüğünü sanırsın ama o kıkırdak doku altındaki ezilmeyi, o sürekli baskı altındaki feryadı bir duysan... Zamanla o pürüzsüz, hani kaygan ve sağlıklı kıkırdak tabaka yavaş yavaş aşınmaya, incelmeye başlıyor ve geriye sadece kemiğin kemiğe sürtünürken çıkardığı o gizli sızı kalıyor.

Peki, mevzu sadece mekanik bir baskıdan, sırf o ağır yükün yarattığı fiziksel tahribattan mı ibaret sanıyorsunuz, yoksa işin içinde başka bir bit yeniği mi var? Vücudumuzdaki o fazla yağ dokusu, kenarda sessizce duran masum bir depo değil aslında; adeta sürekli zehir salgılayan canlı bir kimya fabrikası gibi çalışıyor. Sitokin denilen bazı iltihap yapıcı maddeleri durmaksızın kana pompalıyor bu yağlar ve bu kimyasallar gidip doğrudan eklem sıvısının yapısını bozuyor, oradaki dokuları içten içe kemiriyor. Yani hiç yük binmeyen parmak eklemlerinin bile obezite hastalarında neden kireçlendiğini, neden sızım sızım sızladığını şimdi daha iyi anlıyoruz herhalde. Kilo aldıkça vücutta kronik, sinsice ilerleyen düşük yoğunluklu bir iltihap dalgası başlıyor ve bu durum kıkırdak hücresinin kendi kendini tamir etme yeteneğini resmen elinden alıyor...

Bırakın şimdi o teorik tıp kitaplarındaki tumturaklı lafları da, gelin gözünüzün önüne bir resim getirelim; hani kırk kiloluk bir çimentoyu sırtına alıp akşama kadar merdiven çıkan bir işçi düşünün. İşte senin o taşımaktan bıktığın, "pazartesi diyete başlarım" diyerek ertelediğin her fazla kilo, omurgana ve ayak bileklerine tam olarak bu işçinin çektiği eziyeti çektiriyor abicim. Bir süre sonra vücut bu yükü dengeli dağıtabilmek için postürünü, yani o doğal duruş eksenini değiştirmek zorunda kalıyor, leğen kemiği öne fırlıyor, bel çukuru derinleşiyor. Bu anatomik kayma ise zincirleme bir reaksiyonla en zayıf halkayı yakalıyor; menisküs yırtıkları, bağ gevşemeleri ve nihayetinde o kaçınılmaz protez ameliyatı masaları... Kendimize itiraf edemediğimiz o ağır gerçeklik, bir gün aniden merdiven çıkarken dizimizden gelen o tekinsiz "çıt" sesiyle yüzümüze vuruyor maalesef.

Ne yapmalı peki, her şeyi satıp savıp bir laboratuvara mı kapanmalı, yoksa bu gidişata dur diyecek o cesur adımı bugün mü atmalı? Sana kalkıp da "yarın maraton koş, hemen spor salonuna yazıl" diyecek kadar gerçeklerden kopuk bir danışman değilim, zaten o hasarlı dizlerle koşmaya kalksan iki günde yataklık olursun, orası kesin. İlk iş olarak o eklemlerin üzerindeki baskıyı hidrolik bir kriko gibi hafifletmemiz lazım; yani beslenme alışkanlıklarını kökten ama sakin bir şekilde değiştirerek o mekanik yükü yukarıdan aşağıya doğru azaltacağız. Günde sadece yarım saatlik, o da ekleme yük bindirmeyen düz zemin yürüyüşleri ya da imkan varsa suyun o kaldırma kuvvetinden yararlanıp havuzda yapılacak hafif egzersizler inanılmaz kapılar açacaktır. Unutma ki kıkırdak dokunun damarı yoktur, o sadece sen hareket ettikçe, eklem sıvısı pompalandıkça beslenebilir; yani hareketsizlik seni kurtarmaz, aksine o sızıyı daha da derinleştirir...
 
Geri