Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen hafta Nişantaşı’nda kahve içerken masada oturan ellili yaşlardaki bir kadının cildindeki o şeffaf, taze ışıltıyı fark edip dayanamayıp sordum, "Yahu sizin bu yüzünüzdeki sır nedir, hiç mi yaşlanmıyorsunuz?" diye; meğer kadının sırrı ne dolguymuş ne de botoks, bizzat kendi kulağının arkasından alınıp çoğaltılan minik kök hücre dermiş meğer.
İnsanın kendi yağından ya da dokusundan alınan hücrelerin laboratuvar ortamında adeta birer mucize gibi uyandırılıp tekrar cilde enjekte edilmesi olayı aslında sandığınızdan çok daha eski bir tıp hikayesi, yani yeni nesil bir sihirbazlık falan değil bu, tamamen biyolojinin kendi kendine torpil geçmesi diyebiliriz.
Hani şu aynaya bakıp "Eyvah, yerçekimi yine kazandı" dediğimiz o sabahlar var ya, hah işte tam o anlarda kimyasal zehirleri cilde doldurmak yerine vücudun kendi tamir ekibini sahaya sürmek kulağa nasıl geliyor, vallahi billahi mantıklı bir insanın reddedemeyeceği kadar temiz bir fikir bu.
Cilt dediğin yaşayan, küsen, inat eden ve zamanla yorulan canlı bir organizma neticede; sen ona dışarıdan yabancı bir madde dayattığında o da bunu yabancı bir cisim olarak görüp bir süre sonra direnç gösteriyor ama kendi hücrenle geldiğinde, vücut "Ooo, evlat sen bizdensin" diyerek hemen kolları sıvıyor ve onarıma başlıyor.
Doktorlar bu işi anlatırken bazen öyle teknik terimler kullanıyor ki insan kendini ameliyat masasında sanıyor, oysa olay gayet basit: Yağ dokusundan ya da fibroblastlardan elde edilen o taze güç, cildin altındaki o çoktan unutulmuş kollajen fabrikasını yeniden vardiyalı üretime geçiriyor.
Yani işin özü şu ki, cildinize yapay bir süs püs katmıyorlar; bizzat yirmi yaşındaki halinizin o unutkan hücrelerini uyandırıp "Hadi bakalım, mesai başladı" diyorlar, başka bir deyişle içerideki paslanmış çarkları kendi öz yağınızla yağlıyorlar.
Tabii her güzel şeyin bir bedeli ve bekleyişi var, botoks gibi yarım saatte bitip hemen sokağa fırlayayım derseniz yanılırsınız çünkü kök hücreler sandalyeye kurulup "Hadi çalışın" demeyle uyanmıyor, onların da kendine gelmesi, o dokuya adapte olması birkaç ay sürüyor, sabırlı olacaksın abi, bu işin fıtratında acelecilik yok.
Yüzü şişirip maske gibi ortalıkta dolaşmak istemeyen, mimiklerini kaybetmekten korkan o kadar çok insan var ki şu hayatta, işte kök hücre tam da bu noktada devreye girip o doğal, yorgun ama dinlenmiş aristokrat havayı insana geri veriyor.
Sonuçta kimse yirmi yaşında görünmek zorunda değil ama kırkında yorgun bir ellilik gibi gezmek de kaderimiz değil hani; biraz bilime güvenmek, biraz da vücudun kendi akıllılığına teslim olmak lazım, ne dersiniz, denemeye değmez mi?
İnsanın kendi yağından ya da dokusundan alınan hücrelerin laboratuvar ortamında adeta birer mucize gibi uyandırılıp tekrar cilde enjekte edilmesi olayı aslında sandığınızdan çok daha eski bir tıp hikayesi, yani yeni nesil bir sihirbazlık falan değil bu, tamamen biyolojinin kendi kendine torpil geçmesi diyebiliriz.
Hani şu aynaya bakıp "Eyvah, yerçekimi yine kazandı" dediğimiz o sabahlar var ya, hah işte tam o anlarda kimyasal zehirleri cilde doldurmak yerine vücudun kendi tamir ekibini sahaya sürmek kulağa nasıl geliyor, vallahi billahi mantıklı bir insanın reddedemeyeceği kadar temiz bir fikir bu.
Cilt dediğin yaşayan, küsen, inat eden ve zamanla yorulan canlı bir organizma neticede; sen ona dışarıdan yabancı bir madde dayattığında o da bunu yabancı bir cisim olarak görüp bir süre sonra direnç gösteriyor ama kendi hücrenle geldiğinde, vücut "Ooo, evlat sen bizdensin" diyerek hemen kolları sıvıyor ve onarıma başlıyor.
Doktorlar bu işi anlatırken bazen öyle teknik terimler kullanıyor ki insan kendini ameliyat masasında sanıyor, oysa olay gayet basit: Yağ dokusundan ya da fibroblastlardan elde edilen o taze güç, cildin altındaki o çoktan unutulmuş kollajen fabrikasını yeniden vardiyalı üretime geçiriyor.
Yani işin özü şu ki, cildinize yapay bir süs püs katmıyorlar; bizzat yirmi yaşındaki halinizin o unutkan hücrelerini uyandırıp "Hadi bakalım, mesai başladı" diyorlar, başka bir deyişle içerideki paslanmış çarkları kendi öz yağınızla yağlıyorlar.
Tabii her güzel şeyin bir bedeli ve bekleyişi var, botoks gibi yarım saatte bitip hemen sokağa fırlayayım derseniz yanılırsınız çünkü kök hücreler sandalyeye kurulup "Hadi çalışın" demeyle uyanmıyor, onların da kendine gelmesi, o dokuya adapte olması birkaç ay sürüyor, sabırlı olacaksın abi, bu işin fıtratında acelecilik yok.
Yüzü şişirip maske gibi ortalıkta dolaşmak istemeyen, mimiklerini kaybetmekten korkan o kadar çok insan var ki şu hayatta, işte kök hücre tam da bu noktada devreye girip o doğal, yorgun ama dinlenmiş aristokrat havayı insana geri veriyor.
Sonuçta kimse yirmi yaşında görünmek zorunda değil ama kırkında yorgun bir ellilik gibi gezmek de kaderimiz değil hani; biraz bilime güvenmek, biraz da vücudun kendi akıllılığına teslim olmak lazım, ne dersiniz, denemeye değmez mi?