Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Modern hayatın en büyük tuzaklarından biri, insanın sürekli bir "mutluluk borcu" varmış gibi hissettirilmesi. Sabah uyanıyorsunuz, sosyal medya akışları harika hayatlar sunuyor, reklamlar sürekli neşeli olmanız gerektiğini fısıldıyor; ama içinizde tarif edemediğiniz bir boşluk hissi var. Vallahi zor iş. Kendini sürekli mutsuz hissetmek, aslında ruhun bir şeylerin ters gittiğine dair verdiği en dürüst alarm mekanizmasıdır. Bu durum genellikle tek bir büyük travmadan değil, birikmiş küçük hayal kırıklıklarından beslenir. İnsan, kendi iç sesini dinlemeyi unuttuğunda bu karanlık döngünün içinde kaybolup gidiyor işte...
Zihnimiz, her olumsuz duyguyu kalıcı bir karakter özelliği gibi algılamaya fazlasıyla meyillidir. "Ben mutsuz biriyim" dediğiniz an, geçici bir duygu durumunu üzerinize yapışan bir kimlik haline getirirsiniz. Oysa mutsuzluk bir varış noktası değil, sadece bir hava durumudur. Bugün hava kapalı diye güneşin yok olduğunu iddia edebilir miyiz? Klinik psikolojinin de sıkça vurguladığı gibi, duyguları etiketlemek yerine onların sadece gelip geçmesine izin vermek gerekiyor. Bakış açısını biraz değiştirmek, o ağır yükü hafifletmenin ilk adımı aslında.
Bazen insan sadece durup nefes almak istiyor, her şeyi bir kenara bırakıp gitmek... Şehir hayatının koşturmacası, bitmeyen faturalar, kariyer baskısı derken kendimizi unutuyoruz abi ya. Sürekli mutsuzluk hissinin temelinde, genellikle beklentilerimiz ile gerçekliğin arasındaki o devasa uçurum yatar. Ne zaman ki hayatı olduğu gibi değil de, olması gerektiği gibi kurgulamaya başlarız, işte o zaman mutsuzluk kronikleşir. Kendimize uyguladığımız bu acımasız sansür, ruhu yavaş yavaş tüketiyor.
Peki, bu girdaptan çıkmak gerçekten mümkün mü? Kimileri çareyi kimyasal çözümlerde arar, kimileri ise tamamen içine kapanmayı seçer. Burada asıl mesele, mutsuzluğu yok etmeye çalışmak değil, onun bize ne anlatmak istediğini çözmektir. Belki de hayatınızdaki bazı insanları ayıklamanın vakti gelmiştir, ya da o çok sevdiğiniz ama uzun süredir ihmal ettiğiniz bir hobiyi hatırlamanın... Küçük adımlarla başlamak, büyük devrimlerden her zaman daha garantilidir. Günlük rutine eklenecek yirmi dakikalık bir yürüyüş bile beyin kimyasını değiştirmeye yeter.
İçsel boşluk hissi, akademik çevrelerde çoğunlukla "varoluşsal vakum" olarak adlandırılır. İnsan, yaşamına anlam katacak bir uğraş, bir amaç bulamadığında zihin otomatik olarak olumsuz senaryolar üretmeye başlar. Boş kalan akıl, kendi kendini kemiren bir mekanizmaya dönüşür çünkü. Kendinizi sürekli mutsuz hissediyorsanız, muhtemelen enerjinizi sizi beslemeyen, tam aksine sömüren alanlara harcıyorsunuzdur. Hangi eylemlerin içinizdeki yaşama sevincini tetiklediğini bulmak zorundasınız; yoksa bu kısır döngü uzayıp gider.
Zihnimiz, her olumsuz duyguyu kalıcı bir karakter özelliği gibi algılamaya fazlasıyla meyillidir. "Ben mutsuz biriyim" dediğiniz an, geçici bir duygu durumunu üzerinize yapışan bir kimlik haline getirirsiniz. Oysa mutsuzluk bir varış noktası değil, sadece bir hava durumudur. Bugün hava kapalı diye güneşin yok olduğunu iddia edebilir miyiz? Klinik psikolojinin de sıkça vurguladığı gibi, duyguları etiketlemek yerine onların sadece gelip geçmesine izin vermek gerekiyor. Bakış açısını biraz değiştirmek, o ağır yükü hafifletmenin ilk adımı aslında.
Bazen insan sadece durup nefes almak istiyor, her şeyi bir kenara bırakıp gitmek... Şehir hayatının koşturmacası, bitmeyen faturalar, kariyer baskısı derken kendimizi unutuyoruz abi ya. Sürekli mutsuzluk hissinin temelinde, genellikle beklentilerimiz ile gerçekliğin arasındaki o devasa uçurum yatar. Ne zaman ki hayatı olduğu gibi değil de, olması gerektiği gibi kurgulamaya başlarız, işte o zaman mutsuzluk kronikleşir. Kendimize uyguladığımız bu acımasız sansür, ruhu yavaş yavaş tüketiyor.
Peki, bu girdaptan çıkmak gerçekten mümkün mü? Kimileri çareyi kimyasal çözümlerde arar, kimileri ise tamamen içine kapanmayı seçer. Burada asıl mesele, mutsuzluğu yok etmeye çalışmak değil, onun bize ne anlatmak istediğini çözmektir. Belki de hayatınızdaki bazı insanları ayıklamanın vakti gelmiştir, ya da o çok sevdiğiniz ama uzun süredir ihmal ettiğiniz bir hobiyi hatırlamanın... Küçük adımlarla başlamak, büyük devrimlerden her zaman daha garantilidir. Günlük rutine eklenecek yirmi dakikalık bir yürüyüş bile beyin kimyasını değiştirmeye yeter.
İçsel boşluk hissi, akademik çevrelerde çoğunlukla "varoluşsal vakum" olarak adlandırılır. İnsan, yaşamına anlam katacak bir uğraş, bir amaç bulamadığında zihin otomatik olarak olumsuz senaryolar üretmeye başlar. Boş kalan akıl, kendi kendini kemiren bir mekanizmaya dönüşür çünkü. Kendinizi sürekli mutsuz hissediyorsanız, muhtemelen enerjinizi sizi beslemeyen, tam aksine sömüren alanlara harcıyorsunuzdur. Hangi eylemlerin içinizdeki yaşama sevincini tetiklediğini bulmak zorundasınız; yoksa bu kısır döngü uzayıp gider.