Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Zihnimizin içinde sürekli kurup durduğumuz o felaket senaryoları yok mu, vallahi insanın ömründen ömür götürüyor. Kalp güm güm atmaya başladığında, göğsümüze o koca kaya oturduğunda sanıyoruz ki dünya yıkılıyor... Oysa vücut sadece aşırı tepki veriyor; tehlikede falan değiliz aslında, sadece öyle hissediyoruz. Ne zaman ki o hisse teslim olmayıp "dur bir dakika" diyebiliyoruz, işte o an o koca fırtına biraz dindirilmiş oluyor.
Gözlerinizi kapatıp sadece nefesinize odaklanmayı denediniz mi hiç? Hayatın o koşturmacasında unuttuğumuz en temel şey bu belki de: derin ve ritmik bir nefes almak. Ciğerleri havayla doldurup yavaşça dışarı salarken, zihne "her şey yolunda" sinyali gönderiyoruz. Çok basit görünüyor abi, biliyorum, ama beyin bu fizyolojik komuta gerçekten yanıt veriyor.
Kafamızın içindeki o susmak bilmeyen, sürekli olumsuz konuşan ses var ya... Hani "ya başaramazsam, ya rezil olursam" diye fısıldayıp duran... Neden her söylediğine gözümüz kapalı inanıyoruz ki? O sesi bir mahkeme salonundaki iddia makamı gibi düşünüp karşısına geçmek lazım bazen. Gerçekten kanıtın var mı bu korkun için, yoksa sadece kuruntu mu yapıyor zihnin...
Vücudu hareket ettirmek, kasılan o kasları şöyle bir gevşetmek sanıldığından çok daha hızlı etki ediyor. Ağır sporlar yapmaya gerek yok; yarım saatlik yürüme bile zihindeki o birikmiş elektiriği alıp götürmeye yetiyor. Beden rahatlayınca zihin de mecburen ona ayak uyduruyor, o karmaşa yerini dinginliğe bırakıyor.
Gelecekte ne olacağını kontrol etmeye çalışmak, hiç gelmeyecek olan günlerin yükünü bugünden omuzlamaktır. Oysa elimizde tutabildiğimiz tek şey şu an, şu saniye... Çayımızdan bir yudum alırken sadece o çayın tadına bakmak, etraftaki sesleri dinlemek, adeta demir atmak lazım bulunduğumuz ana. Gerisi zaten...
Sürekli aynı şeyleri dert edip dururken buluyoruz kendimizi, sonra bir bakıyoruz ki saatler geçmiş. İşte tam o an durup kendi üzerimizdeki baskıyı biraz hafifletmemiz gerekiyor. Bir dostla dertleşmek, içimizi dökmek ya da sadece yalnız olmadığını hissetmek... İnsan insana şifa oluyor bazen, yalnız başımıza o karanlıkta oturmaktan çok daha iyi geliyor ruhumuza.
Gözlerinizi kapatıp sadece nefesinize odaklanmayı denediniz mi hiç? Hayatın o koşturmacasında unuttuğumuz en temel şey bu belki de: derin ve ritmik bir nefes almak. Ciğerleri havayla doldurup yavaşça dışarı salarken, zihne "her şey yolunda" sinyali gönderiyoruz. Çok basit görünüyor abi, biliyorum, ama beyin bu fizyolojik komuta gerçekten yanıt veriyor.
Kafamızın içindeki o susmak bilmeyen, sürekli olumsuz konuşan ses var ya... Hani "ya başaramazsam, ya rezil olursam" diye fısıldayıp duran... Neden her söylediğine gözümüz kapalı inanıyoruz ki? O sesi bir mahkeme salonundaki iddia makamı gibi düşünüp karşısına geçmek lazım bazen. Gerçekten kanıtın var mı bu korkun için, yoksa sadece kuruntu mu yapıyor zihnin...
Vücudu hareket ettirmek, kasılan o kasları şöyle bir gevşetmek sanıldığından çok daha hızlı etki ediyor. Ağır sporlar yapmaya gerek yok; yarım saatlik yürüme bile zihindeki o birikmiş elektiriği alıp götürmeye yetiyor. Beden rahatlayınca zihin de mecburen ona ayak uyduruyor, o karmaşa yerini dinginliğe bırakıyor.
Gelecekte ne olacağını kontrol etmeye çalışmak, hiç gelmeyecek olan günlerin yükünü bugünden omuzlamaktır. Oysa elimizde tutabildiğimiz tek şey şu an, şu saniye... Çayımızdan bir yudum alırken sadece o çayın tadına bakmak, etraftaki sesleri dinlemek, adeta demir atmak lazım bulunduğumuz ana. Gerisi zaten...
Sürekli aynı şeyleri dert edip dururken buluyoruz kendimizi, sonra bir bakıyoruz ki saatler geçmiş. İşte tam o an durup kendi üzerimizdeki baskıyı biraz hafifletmemiz gerekiyor. Bir dostla dertleşmek, içimizi dökmek ya da sadece yalnız olmadığını hissetmek... İnsan insana şifa oluyor bazen, yalnız başımıza o karanlıkta oturmaktan çok daha iyi geliyor ruhumuza.