Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Yani şimdi durup dururken neden soğur ki insan yataktan, durup dururken diyorum ama arkasında ne fırtınalar kopuyor aslında... Hormonlar o kadar tuhaf bir mekanizma ki, hani o östrojen dediğimiz şey bir tık düşmeye görsün, canınız kahve bile içmek istemiyor, bırakın partnerinize dokunmayı. Bir de üstüne testosteronun o gizli gücü azalınca, hani kadınlarda da var ya o hormondan azıcık, işte o gidince arzu falan tamamen rafa kalkıyor sanki. Doğum kontrol hapları falan da bazen bu dengenin canına okuyor, vallahi bak, kullananlar çok iyi bilir o isteğin nasıl bıçak gibi kesildiğini. Ama tabi her şeyi de hormona bağlayıp işin içinden sıyrılamayız, biyolojik döngü dediğimiz şey sadece bir başlangıç noktası...
Kafanın içi doluyken, o bitmek bilmeyen yapılacaklar listesi zihni kemirirken insan nasıl odaklanabilir ki oraya? Stres öyle sinsi bir şey ki, kortizol tavan yaptığında vücut direkt hayatta kalma moduna geçiyor ve üreme sistemini, arzuyu falan tamamen kapatıyor sistem, kapatıyor yani resmen. İş stresi, geçim derdi, yarın ne olacağı kaygısı derken yatağa sadece uyumak, hatta sızıp kalmak için giriyoruz çoğunlukla. Depresyonu ya da o hafiften kendini gösteren anksiyeteyi hiç saymıyorum bile, çünkü ruh biraz yaralandı mı ilk darbeyi nedense hep bu kütüphanedeki en narin kitap, yani libido alıyor...
İlişkinin o ilk zamanlarındaki heyecan nereye gidiyor peki, o ilk kıvılcımlar? Zamanla o kadar sıradanlaşıyor ki her şey, kırgınlıklar birikiyor, söylenmemiş sözler boğazda düğümleniyor ve insan partnerine bakınca o eski çekimi hissetmeyiveriyor bir anda. İletişim kopunca, aradaki o duygusal bağ zayıflayınca tensel temas da bir görev gibi, yapılması gereken bir ev işi gibi gelmeye başlıyor insana. Belki de biraz konuşmak lazım, açık açık, hani çekinmeden ne hissettiğini anlatmak kurtarır belki de durumu...
Toplumsal baskılar, o çocukluktan beri bilinçaltına kazınan "ayıptır, günahtır" kodları yok mu, ah onlar işte... Kadının cinselliği keşfetmesinin ayıplandığı bir coğrafyada, büyüyünce bir anda çok arzulu ve rahat olması bekleniyor ki bu tam bir tezat, vallahi billahi büyük çelişki. Kendi bedenini tanımayan, neden hoşlandığını bilmeyen bir kadın partnerinden ne isteyeceğini de bilemez haliyle. Cinsellik sadece karşı tarafı mutlu etmek üzerine kurulunca bir süre sonra fena halde sıkıcı bir hal alıyor ve insan ister istemez uzaklaşıyor o alandan.
Bazen de fiziksel olarak canı yanıyor insanın ama bunu söylemeye bile çekiniyor, katlanıyor resmen. Vajinismus gibi, ya da menopoz dönemindeki o kuruluk gibi durumlar cinsel birleşmeyi bir keyif olmaktan çıkarıp düpedüz bir işkenceye dönüştürebiliyor bazen. Canın yanacağını bile bile kim o yatağa koşarak gitmek ister ki, haksız mıyım? Doktor kontrolünü aksatmamak, bir jinekologla çekinmeden konuşabilmek o kadar şeyi değiştirir ki aslında...
Biraz kendimize zaman ayırmamız gerekiyor galiba, o koşturmacanın arasında kendi kadınlığımızı, bedenimizi hatırlayacak küçük esler vermeli... Kendini sevmeyen, aynadaki aksine yabancılaşan bir ruhun başkasını arzulaması da pek mümkün olmuyor zaten. Bir mum yakmak, belki biraz sakin bir müzik, ya da sadece hiçbir şey düşünmeden geçirilecek bir saat bile o bastırılan enerjiyi yeniden uyandırabilir. Kendinizi zorlamayı bıraktığınız an, o üzerinizdeki "illa ki bir şeyler olmalı" baskısı kalktığı an, her şey yavaş yavaş yoluna girecek, göreceksiniz...
Kafanın içi doluyken, o bitmek bilmeyen yapılacaklar listesi zihni kemirirken insan nasıl odaklanabilir ki oraya? Stres öyle sinsi bir şey ki, kortizol tavan yaptığında vücut direkt hayatta kalma moduna geçiyor ve üreme sistemini, arzuyu falan tamamen kapatıyor sistem, kapatıyor yani resmen. İş stresi, geçim derdi, yarın ne olacağı kaygısı derken yatağa sadece uyumak, hatta sızıp kalmak için giriyoruz çoğunlukla. Depresyonu ya da o hafiften kendini gösteren anksiyeteyi hiç saymıyorum bile, çünkü ruh biraz yaralandı mı ilk darbeyi nedense hep bu kütüphanedeki en narin kitap, yani libido alıyor...
İlişkinin o ilk zamanlarındaki heyecan nereye gidiyor peki, o ilk kıvılcımlar? Zamanla o kadar sıradanlaşıyor ki her şey, kırgınlıklar birikiyor, söylenmemiş sözler boğazda düğümleniyor ve insan partnerine bakınca o eski çekimi hissetmeyiveriyor bir anda. İletişim kopunca, aradaki o duygusal bağ zayıflayınca tensel temas da bir görev gibi, yapılması gereken bir ev işi gibi gelmeye başlıyor insana. Belki de biraz konuşmak lazım, açık açık, hani çekinmeden ne hissettiğini anlatmak kurtarır belki de durumu...
Toplumsal baskılar, o çocukluktan beri bilinçaltına kazınan "ayıptır, günahtır" kodları yok mu, ah onlar işte... Kadının cinselliği keşfetmesinin ayıplandığı bir coğrafyada, büyüyünce bir anda çok arzulu ve rahat olması bekleniyor ki bu tam bir tezat, vallahi billahi büyük çelişki. Kendi bedenini tanımayan, neden hoşlandığını bilmeyen bir kadın partnerinden ne isteyeceğini de bilemez haliyle. Cinsellik sadece karşı tarafı mutlu etmek üzerine kurulunca bir süre sonra fena halde sıkıcı bir hal alıyor ve insan ister istemez uzaklaşıyor o alandan.
Bazen de fiziksel olarak canı yanıyor insanın ama bunu söylemeye bile çekiniyor, katlanıyor resmen. Vajinismus gibi, ya da menopoz dönemindeki o kuruluk gibi durumlar cinsel birleşmeyi bir keyif olmaktan çıkarıp düpedüz bir işkenceye dönüştürebiliyor bazen. Canın yanacağını bile bile kim o yatağa koşarak gitmek ister ki, haksız mıyım? Doktor kontrolünü aksatmamak, bir jinekologla çekinmeden konuşabilmek o kadar şeyi değiştirir ki aslında...
Biraz kendimize zaman ayırmamız gerekiyor galiba, o koşturmacanın arasında kendi kadınlığımızı, bedenimizi hatırlayacak küçük esler vermeli... Kendini sevmeyen, aynadaki aksine yabancılaşan bir ruhun başkasını arzulaması da pek mümkün olmuyor zaten. Bir mum yakmak, belki biraz sakin bir müzik, ya da sadece hiçbir şey düşünmeden geçirilecek bir saat bile o bastırılan enerjiyi yeniden uyandırabilir. Kendinizi zorlamayı bıraktığınız an, o üzerinizdeki "illa ki bir şeyler olmalı" baskısı kalktığı an, her şey yavaş yavaş yoluna girecek, göreceksiniz...