Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Vücudun o kendine has, tıkır tıkır işleyen sessiz ritmi bir kez bozulmaya görsün; insan ne yapacağını, nereye sığınacağını şaşırıyor vallahi. Bağırsaklar sanki gizli bir greve gitmiş gibi günlerce suskun kaldığında, o içeride biriken sessiz öfke, en nihayetinde kapının eşiğine, yani vücudun en hassas, en savunmasız noktalarına kadar dayanıyor. Kabızlık dediğimiz o can sıkıcı tıkanma hali, sadece karında bir şişlikle kalmıyor, alt taraftaki o incecik damar ağını adeta bir mengene gibi sıkıştırıveriyor. İnsan tuvalette saatlerce zaman geçirip o bitmek bilmeyen baskıyla mücadele ederken, aslında farkında olmadan oradaki damarları kelimenin tam anlamıyla isyana teşvik ediyor; yani evet, o sürekli ıkınmalar, zorlamalar dönüp dolaşıp can yakan bir hemoroid olarak karşımıza çıkıyor.
Zorlamak, sürekli bir şeyleri itmeye çalışmak, hayatın her alanında olduğu gibi bedende de ağır hasarlar bırakıyor işte... O tuvalet koltuğunda geçen, zamanın adeta donduğu upuzun dakikalarda, pelvik bölgedeki toplardamarların üzerine binen yükü bir hayal etsenize; hani baraj kapakları zorlanır da duvarlar çatlamaya başlar ya, tam olarak öyle bir baskı. Damarlar bu amansız basınca dayanamayıp yavaş yavaş genişliyor, gevşiyor, sanki kendi yatağından taşan hırçın bir nehir gibi dışarıya doğru sarkmaya başlıyor. Aslında hemoroid dediğimiz o can sıkıcı yumrular, vücudun bu bitmek bilmeyen kabızlık zulmüne karşı verdiği bir feryat, bir nevi yapısal bir pes etme hikayesidir.
Beslenme çantasından lifi, sebzeyi, meyveyi tamamen çıkarıp üstüne bir de suyu adeta tadımlık içtiğimizde, o bağırsakların kuruyup bir çöle dönmesine şaşırmamak gerek abi ya. Kuruyan, sertleşen ve yolunu bulamayan o kütle, her geçişinde oradaki mukozayı tahriş etmekle kalmıyor, adeta bir zımpara gibi kazıyıp geçiyor geçeceği yeri. Sonra bir bakıyorsunuz, o küçük tuvalet kaçamakları kabusa dönüşmüş, acıdan ve sızıdan yürüyecek hal kalmamış. Yani demem o ki, su içmeyi ihmal etmek, hareketsiz bir hayatı alışkanlık haline getirmek, doğrudan o damarların genişlemesine, yani basur dediğimiz o dertle yüzleşmeye davetiye çıkarmaktan başka bir şey değil.
Peki ne yapmak lazım, bu kısır döngüyü ortadan kaldırmak, o eski huzurlu günlere dönebilmek gerçekten o kadar zor mu acaba? Sabahları aç karnına içilecek ılık bir bardak suyun, zeytinyağının o mucizevi dokunuşunun ya da her gün atılacak birkaç bin adımın bağırsakları nasıl bir bayram yerine çevireceğini tahmin bile edemezsiniz. Bedeni zorlamayı bırakmak, onunla inatlaşmamak, doğanın sunduğu o lifli nimetlere sofrada daha çok yer açmak gerekiyor belki de... Kendimize ettiğimiz bu eziyeti sonlandırmak, o sertliği yumuşatmak ve her şeyi akışına bırakmak elimizdeyken, neden hala o daracık odalarda saatlerce acı çekelim ki?
Bazen insan her şeyin geçeceğini düşünür, erteler, "bugün de böyle geçti, yarına Allah kerim" der ya... Ama o kronikleşen, bir türlü çözülmeyen kabızlık hali içten içe o damar duvarlarını esnetmeye, oradaki dokuyu tamamen yıpratmaya hiç durmadan devam eder. Gün gelir, en ufak bir hareket bile oturup kalkmayı bir işkenceye dönüştürür, insanı hayattan, keyiften, neşeden tamamen koparır. Erken aşamada kulak verilmeyen o bağırsak sesleri, ileride ameliyat masalarının, bitmek bilmeyen merhem arayışlarının soğuk yüzüyle tanıştırır insanı...
Zorlamak, sürekli bir şeyleri itmeye çalışmak, hayatın her alanında olduğu gibi bedende de ağır hasarlar bırakıyor işte... O tuvalet koltuğunda geçen, zamanın adeta donduğu upuzun dakikalarda, pelvik bölgedeki toplardamarların üzerine binen yükü bir hayal etsenize; hani baraj kapakları zorlanır da duvarlar çatlamaya başlar ya, tam olarak öyle bir baskı. Damarlar bu amansız basınca dayanamayıp yavaş yavaş genişliyor, gevşiyor, sanki kendi yatağından taşan hırçın bir nehir gibi dışarıya doğru sarkmaya başlıyor. Aslında hemoroid dediğimiz o can sıkıcı yumrular, vücudun bu bitmek bilmeyen kabızlık zulmüne karşı verdiği bir feryat, bir nevi yapısal bir pes etme hikayesidir.
Beslenme çantasından lifi, sebzeyi, meyveyi tamamen çıkarıp üstüne bir de suyu adeta tadımlık içtiğimizde, o bağırsakların kuruyup bir çöle dönmesine şaşırmamak gerek abi ya. Kuruyan, sertleşen ve yolunu bulamayan o kütle, her geçişinde oradaki mukozayı tahriş etmekle kalmıyor, adeta bir zımpara gibi kazıyıp geçiyor geçeceği yeri. Sonra bir bakıyorsunuz, o küçük tuvalet kaçamakları kabusa dönüşmüş, acıdan ve sızıdan yürüyecek hal kalmamış. Yani demem o ki, su içmeyi ihmal etmek, hareketsiz bir hayatı alışkanlık haline getirmek, doğrudan o damarların genişlemesine, yani basur dediğimiz o dertle yüzleşmeye davetiye çıkarmaktan başka bir şey değil.
Peki ne yapmak lazım, bu kısır döngüyü ortadan kaldırmak, o eski huzurlu günlere dönebilmek gerçekten o kadar zor mu acaba? Sabahları aç karnına içilecek ılık bir bardak suyun, zeytinyağının o mucizevi dokunuşunun ya da her gün atılacak birkaç bin adımın bağırsakları nasıl bir bayram yerine çevireceğini tahmin bile edemezsiniz. Bedeni zorlamayı bırakmak, onunla inatlaşmamak, doğanın sunduğu o lifli nimetlere sofrada daha çok yer açmak gerekiyor belki de... Kendimize ettiğimiz bu eziyeti sonlandırmak, o sertliği yumuşatmak ve her şeyi akışına bırakmak elimizdeyken, neden hala o daracık odalarda saatlerce acı çekelim ki?
Bazen insan her şeyin geçeceğini düşünür, erteler, "bugün de böyle geçti, yarına Allah kerim" der ya... Ama o kronikleşen, bir türlü çözülmeyen kabızlık hali içten içe o damar duvarlarını esnetmeye, oradaki dokuyu tamamen yıpratmaya hiç durmadan devam eder. Gün gelir, en ufak bir hareket bile oturup kalkmayı bir işkenceye dönüştürür, insanı hayattan, keyiften, neşeden tamamen koparır. Erken aşamada kulak verilmeyen o bağırsak sesleri, ileride ameliyat masalarının, bitmek bilmeyen merhem arayışlarının soğuk yüzüyle tanıştırır insanı...