Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Prefrontal korteksteki dopaminerjik yolakların o bilindik sekteye uğrama hikayesi aslında her şeyin başı. Çocuktaki o bitmek bilmeyen motor aktiviteyi, koltuk tepelerinde amuda kalkma iştahını sadece "yaramazlık" parantezine alıp geçiştirmek büyük hata, vallahi büyük hata. Serebral korteks sinyalleri doğru dürüst işleyemeyince çocuk ne yapsın, içindeki o devasa motoru durduracak fren mekanizması bir türlü devreye giremiyor işte. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) dediğimiz o karmaşık klinik tablo, kendini ilk önce bu amansız, dur durak bilmeyen fiziksel devinimle ele veriyor aslında.
Sürekli laf kesen, kelimeleri adeta havada kapıp sonunu beklemeden cümleye bodoslama dalan bir çocuk görüyorsanız orada durup bir düşünmek lazım abi ya. Dürtüsellik dediğimiz o içsel dürtü yönetimi mekanizması öyle bir hasar almıştır ki, sırasını beklemek onun için adeta fiziksel bir işkenceye dönüşür. Sosyal uyum mekanizmaları tam da bu noktada ciddi şekilde aşınmaya başlıyor, akran iletişiminde kopmalar yaşanıyor. Bir kere de dinlese, karşıdakinin cümlesini bitirmesine izin verse her şey çözülecek sanki ama yok, o nöronlar içeride adeta havai fişek gibi patlarken bunu ondan beklemek de haksızlık...
Göz teması kurmakta zorlanan, sanki zihni sürekli başka bir boyutta, başka bir galaksideymiş gibi duran o dalgın bakışlar dikkatinizi çekti mi hiç? Selektif dikkat dedikleri o odaklanma filtresi bu çocuklarda o kadar geçirgendir ki, sınıftaki bir sineğin kanat çırpışı bile matematik probleminin önüne geçebilir. Odaklanma eşiği o kadar düşük, o kadar kırılgan ki en ufak bir dış uyaran tüm o bilişsel süreci bir anda darmadağın etmeye yetiyor. Yani çocuk bilerek yapmıyor bunu, istese de o dikkat odağını bir noktada sabitleyemiyor, zihni sürekli bir niyetten diğerine savrulup duruyor.
Akademik performansın potansiyelin çok altında kalması, ödevlerin başında saatlerce ağlama krizleriyle boğuşulması da bu tablonun en net klinik çıktılarından biridir. İcra fonksiyonları dediğimiz o planlama, organize olma ve başlanan işi bitirme yetisi bu çocuklarda adeta felç olmuş durumdadır. Çantasını toplamak, kalemi kutusuna koymak, ertesi günün ders programını hazırlamak onun için dağı tırmanmaktan daha zor, daha karmaşık bir süreç. Ödev yaparken sürekli su istemeler, tuvalete gitmeler, durup dururken silgiyi incelemeye başlamalar...
Yatakta bir sağa bir sola dönen, uykuya dalmakta muazzam zorluk çeken o çocukların yaşadığı şey aslında sadece fiziksel bir enerji fazlalığı değil, tamamen nörolojik bir huzursuzluk. Sirkadiyen ritimleri bile bu hiperaktif döngüden nasibini alıyor, merkezi sinir sistemi bir türlü "kapanış" moduna geçmeyi beceremiyor. Akşam olunca sakinleşmesini beklersiniz ya, hani artık yorulsun da uyusun dersiniz, yok abi, motor tam aksine daha da hararet yapıyor geceleri. Göz kapakları düşerken bile bacakların o titreme, hareket etme arzusu aslında durumun ne kadar derin bir içsel gerilim barındırdığının kanıtı.
Sürekli eşya kaybetmek, hırkasını okulda unutmak, daha dün alınan kalemin nereye gittiğini bilememek de bu nörolojik karmaşanın günlük hayata yansıyan ufak tefek pürüzleridir işte. Belleğin o anlık depolama kısmı, yani çalışan hafıza, o kadar yoğun bir bilgi bombardımanı altındadır ki, objelerin mekanla olan ilişkisini kaydetmeye vakit bulamaz. "Nereye koydun oğlum sözlüğünü?" sorusuna alınan o boş, anlamsız ve çaresiz bakışlar aslında bir vurdumduymazlık göstergesi değil. Çocuk gerçekten hatırlamıyor, o esnada zihninden geçen binbir farklı düşünce bulutu o bilgiyi çoktan silip süpürmüş çünkü...
Ufacık bir engelle karşılaşınca kopan o büyük kıyametler, ani öfke patlamaları ve duygu durumundaki o öngörülemez, sert dalgalanmalar... Duygusal regülasyon dediğimiz o hisleri dengeleme becerisi, bu çocuklarda maalesef standart gelişim gösteren akranlarına göre çok daha geç ve sancılı gelişiyor. Bir saniye önce kahkahalar atarken, bir saniye sonra dünyanın sonu gelmiş gibi ağlamaya başlaması tamamen bu inhibitör kontrol eksikliğinden kaynaklanıyor. İçindeki o yoğun duygusal fırtınayı nasıl evireceğini, nasıl sakinleştireceğini bilemeyen bir ruhun dışa vurumu bu, başka bir şey değil.
Sürekli laf kesen, kelimeleri adeta havada kapıp sonunu beklemeden cümleye bodoslama dalan bir çocuk görüyorsanız orada durup bir düşünmek lazım abi ya. Dürtüsellik dediğimiz o içsel dürtü yönetimi mekanizması öyle bir hasar almıştır ki, sırasını beklemek onun için adeta fiziksel bir işkenceye dönüşür. Sosyal uyum mekanizmaları tam da bu noktada ciddi şekilde aşınmaya başlıyor, akran iletişiminde kopmalar yaşanıyor. Bir kere de dinlese, karşıdakinin cümlesini bitirmesine izin verse her şey çözülecek sanki ama yok, o nöronlar içeride adeta havai fişek gibi patlarken bunu ondan beklemek de haksızlık...
Göz teması kurmakta zorlanan, sanki zihni sürekli başka bir boyutta, başka bir galaksideymiş gibi duran o dalgın bakışlar dikkatinizi çekti mi hiç? Selektif dikkat dedikleri o odaklanma filtresi bu çocuklarda o kadar geçirgendir ki, sınıftaki bir sineğin kanat çırpışı bile matematik probleminin önüne geçebilir. Odaklanma eşiği o kadar düşük, o kadar kırılgan ki en ufak bir dış uyaran tüm o bilişsel süreci bir anda darmadağın etmeye yetiyor. Yani çocuk bilerek yapmıyor bunu, istese de o dikkat odağını bir noktada sabitleyemiyor, zihni sürekli bir niyetten diğerine savrulup duruyor.
Akademik performansın potansiyelin çok altında kalması, ödevlerin başında saatlerce ağlama krizleriyle boğuşulması da bu tablonun en net klinik çıktılarından biridir. İcra fonksiyonları dediğimiz o planlama, organize olma ve başlanan işi bitirme yetisi bu çocuklarda adeta felç olmuş durumdadır. Çantasını toplamak, kalemi kutusuna koymak, ertesi günün ders programını hazırlamak onun için dağı tırmanmaktan daha zor, daha karmaşık bir süreç. Ödev yaparken sürekli su istemeler, tuvalete gitmeler, durup dururken silgiyi incelemeye başlamalar...
Yatakta bir sağa bir sola dönen, uykuya dalmakta muazzam zorluk çeken o çocukların yaşadığı şey aslında sadece fiziksel bir enerji fazlalığı değil, tamamen nörolojik bir huzursuzluk. Sirkadiyen ritimleri bile bu hiperaktif döngüden nasibini alıyor, merkezi sinir sistemi bir türlü "kapanış" moduna geçmeyi beceremiyor. Akşam olunca sakinleşmesini beklersiniz ya, hani artık yorulsun da uyusun dersiniz, yok abi, motor tam aksine daha da hararet yapıyor geceleri. Göz kapakları düşerken bile bacakların o titreme, hareket etme arzusu aslında durumun ne kadar derin bir içsel gerilim barındırdığının kanıtı.
Sürekli eşya kaybetmek, hırkasını okulda unutmak, daha dün alınan kalemin nereye gittiğini bilememek de bu nörolojik karmaşanın günlük hayata yansıyan ufak tefek pürüzleridir işte. Belleğin o anlık depolama kısmı, yani çalışan hafıza, o kadar yoğun bir bilgi bombardımanı altındadır ki, objelerin mekanla olan ilişkisini kaydetmeye vakit bulamaz. "Nereye koydun oğlum sözlüğünü?" sorusuna alınan o boş, anlamsız ve çaresiz bakışlar aslında bir vurdumduymazlık göstergesi değil. Çocuk gerçekten hatırlamıyor, o esnada zihninden geçen binbir farklı düşünce bulutu o bilgiyi çoktan silip süpürmüş çünkü...
Ufacık bir engelle karşılaşınca kopan o büyük kıyametler, ani öfke patlamaları ve duygu durumundaki o öngörülemez, sert dalgalanmalar... Duygusal regülasyon dediğimiz o hisleri dengeleme becerisi, bu çocuklarda maalesef standart gelişim gösteren akranlarına göre çok daha geç ve sancılı gelişiyor. Bir saniye önce kahkahalar atarken, bir saniye sonra dünyanın sonu gelmiş gibi ağlamaya başlaması tamamen bu inhibitör kontrol eksikliğinden kaynaklanıyor. İçindeki o yoğun duygusal fırtınayı nasıl evireceğini, nasıl sakinleştireceğini bilemeyen bir ruhun dışa vurumu bu, başka bir şey değil.