Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllar önce nöbetçi olduğum bir hastane acilinde, sabaha karşı kapıdan giren kırklı yaşlardaki o adamın yüzündeki acıyı ve çaresizliği dün gibi hatırlarım; oturamıyor, yürüyemiyor, adeta kıvranıyordu. İşte o meşhur, kimseye söylenemeyen ama hayatı zindana çeviren hemoroid dedikleri illet, tam da böyle anlarda insanın karşısına dikiliveriyor. Aslında mesele tamamen o son derece hassas olan bölgedeki damarların yavaş yavaş genişlemesi, tabiri caizse isyan etmesi. Beslenme bu işin neresinde derseniz, vallahi tam da merkezinde yer alıyor. Hani derler ya, ne yerseniz osunuz diye, bu rahatsızlıkta ne yemediğiniz çok daha büyük bir önem kazanıyor.
Akşam pazarının son saatlerinde tezgahlar arasında dolaşırken, o rengarenk sebzelerin aslında ne büyük birer mucize olduğunu fark etmiyor insan bazen. Yulaf ezmesi, yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller derken lif oranını yukarı çekmek, o bölgedeki baskıyı azaltmanın yegane formülü olarak öne çıkıyor. Lif demek, su tutan ve sindirim sistemini adeta bir makine gibi tıkır tıkır çalıştıran gizli kahraman demek bir nevi. Düşünsenize, bağırsaklar rahat hareket edince vücut da fazladan bir efor sarf etmek, o damarları zorlamak durumunda kalmıyor. Günde en az yirmi beş otuz gram lif tüketmek, o sancılı günlerin önüne geçmek adına atılacak en mantıklı adımlardan biri.
Geçen yaz Ege’de küçük bir köy kahvesinde oturan yaşlı bir amcanın, elindeki devasa su bardağını işaret ederek "Evlat, bu hayatta içini kurutmayacaksın" deyişi hala kulaklarımda çınlar. Su, yani o hayat kaynağı, beslenmenin en çok ihmal edilen ama aslında en can alıcı halkasını oluşturuyor. Günde en az iki iki buçuk litre su içilmediği zaman, yediğiniz o en sağlıklı lifli gıdalar bile bağırsakta taş gibi sertleşebilir, faydadan çok zarar getirebilir. Vücudu susuz bırakmak, o hassas bölgedeki yangına resmen körükle gitmekle eşdeğer. Hani bazen unutuyoruz, iş güç arasında bardak aklımıza bile gelmiyor ya, işte tam orada büyük bir hata yapıyoruz abi ya...
Gaziantep'te bir çarşı pazar gezisinde, o burnu sızlatan acı biberlerin, baharatların kokusu insanı mest eder etmesine ama ertesi gün yaşanacakları düşünmek bile bazen korkutucu olabilir. Acı pul biber, kurutulmuş o ağır baharatlar, fazlaca tüketilen kafein ve o demli demli içilen siyah çaylar bu süreçte maalesef en büyük düşman ilan ediliyor. Bu gıdalar bağırsak cidarlarını tahriş etmekle kalmıyor, oradaki kan akışını da gereksiz yere hızlandırıp şişkinliği artırıyor. Damarları gereksiz yere zorlamamak, o bölgeyi kendi halinde rahat bırakmak gerekiyor. Yani o çok sevdiğimiz acılı lahmacunlara, yoğun filtre kahvelere bir süre mesafeli durmak, belki de en doğrusu...
Babaannemin o eski, tahta sofrada her yemeğin yanına mutlaka bir kase ev yoğurdu ya da bir bardak kefir koyuşunu şimdi çok daha iyi anlıyorum. Probiyotikler, yani o dost bakteriler, bağırsak florasını baştan aşağı yeniden inşa eden, sindirimi inanılmaz kolaylaştıran dostlarımız. Yoğurt, kefir, ev yapımı turşular bu dönemde sofradan asla eksik edilmemesi gereken, sindirim sisteminin yükünü hafifleten harika alternatifler. Bağırsaktaki o mikro dünya ne kadar dengeli olursa, hemoroidin o can yakan atakları da o derece seyreliyor, hafifliyor. Hani derler ya, içeride işler yolundaysa dışarıya da huzur yansır diye, aynen o hesap işte.
Geçen gün bir market reyonunda beyaz ekmeklerle tam buğday ekmekleri arasında kararsız kalan bir genci izlerken, içimden gidip "Doğru olanı seç" demek geldi vallahi billahi. İşlenmiş gıdalar, rafine unlar, fast food ürünleri sindirim sisteminin en büyük tıkanıklık sebebi. Beyaz un yerine tam tahılları, pirinç yerine bulguru tercih etmek, o bölgedeki baskıyı azaltmak için yapılacak en basit ama en etkili yer değiştirme işlemi. Beslenmede yapılacak küçük, minik radikal değişiklikler, uzun vadede o büyük ameliyat masalarından kurtulmanın en kesin yolu olabilir. Kendinize bir şans verip beslenme sepetini tamamen doğallaştırmak, belki de hayat kalitenizi tamamen değiştirecek o sihirli değnektir...
Akşam pazarının son saatlerinde tezgahlar arasında dolaşırken, o rengarenk sebzelerin aslında ne büyük birer mucize olduğunu fark etmiyor insan bazen. Yulaf ezmesi, yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller derken lif oranını yukarı çekmek, o bölgedeki baskıyı azaltmanın yegane formülü olarak öne çıkıyor. Lif demek, su tutan ve sindirim sistemini adeta bir makine gibi tıkır tıkır çalıştıran gizli kahraman demek bir nevi. Düşünsenize, bağırsaklar rahat hareket edince vücut da fazladan bir efor sarf etmek, o damarları zorlamak durumunda kalmıyor. Günde en az yirmi beş otuz gram lif tüketmek, o sancılı günlerin önüne geçmek adına atılacak en mantıklı adımlardan biri.
Geçen yaz Ege’de küçük bir köy kahvesinde oturan yaşlı bir amcanın, elindeki devasa su bardağını işaret ederek "Evlat, bu hayatta içini kurutmayacaksın" deyişi hala kulaklarımda çınlar. Su, yani o hayat kaynağı, beslenmenin en çok ihmal edilen ama aslında en can alıcı halkasını oluşturuyor. Günde en az iki iki buçuk litre su içilmediği zaman, yediğiniz o en sağlıklı lifli gıdalar bile bağırsakta taş gibi sertleşebilir, faydadan çok zarar getirebilir. Vücudu susuz bırakmak, o hassas bölgedeki yangına resmen körükle gitmekle eşdeğer. Hani bazen unutuyoruz, iş güç arasında bardak aklımıza bile gelmiyor ya, işte tam orada büyük bir hata yapıyoruz abi ya...
Gaziantep'te bir çarşı pazar gezisinde, o burnu sızlatan acı biberlerin, baharatların kokusu insanı mest eder etmesine ama ertesi gün yaşanacakları düşünmek bile bazen korkutucu olabilir. Acı pul biber, kurutulmuş o ağır baharatlar, fazlaca tüketilen kafein ve o demli demli içilen siyah çaylar bu süreçte maalesef en büyük düşman ilan ediliyor. Bu gıdalar bağırsak cidarlarını tahriş etmekle kalmıyor, oradaki kan akışını da gereksiz yere hızlandırıp şişkinliği artırıyor. Damarları gereksiz yere zorlamamak, o bölgeyi kendi halinde rahat bırakmak gerekiyor. Yani o çok sevdiğimiz acılı lahmacunlara, yoğun filtre kahvelere bir süre mesafeli durmak, belki de en doğrusu...
Babaannemin o eski, tahta sofrada her yemeğin yanına mutlaka bir kase ev yoğurdu ya da bir bardak kefir koyuşunu şimdi çok daha iyi anlıyorum. Probiyotikler, yani o dost bakteriler, bağırsak florasını baştan aşağı yeniden inşa eden, sindirimi inanılmaz kolaylaştıran dostlarımız. Yoğurt, kefir, ev yapımı turşular bu dönemde sofradan asla eksik edilmemesi gereken, sindirim sisteminin yükünü hafifleten harika alternatifler. Bağırsaktaki o mikro dünya ne kadar dengeli olursa, hemoroidin o can yakan atakları da o derece seyreliyor, hafifliyor. Hani derler ya, içeride işler yolundaysa dışarıya da huzur yansır diye, aynen o hesap işte.
Geçen gün bir market reyonunda beyaz ekmeklerle tam buğday ekmekleri arasında kararsız kalan bir genci izlerken, içimden gidip "Doğru olanı seç" demek geldi vallahi billahi. İşlenmiş gıdalar, rafine unlar, fast food ürünleri sindirim sisteminin en büyük tıkanıklık sebebi. Beyaz un yerine tam tahılları, pirinç yerine bulguru tercih etmek, o bölgedeki baskıyı azaltmak için yapılacak en basit ama en etkili yer değiştirme işlemi. Beslenmede yapılacak küçük, minik radikal değişiklikler, uzun vadede o büyük ameliyat masalarından kurtulmanın en kesin yolu olabilir. Kendinize bir şans verip beslenme sepetini tamamen doğallaştırmak, belki de hayat kalitenizi tamamen değiştirecek o sihirli değnektir...