Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
İnsanın kendi bedeniyle girdiği o sessiz, kimselere anlatamadığı savaşlar vardır ya hani; işte bu illet tam olarak öyle bir şey. İlk evre başladığında, yani o damarlar henüz dışarı taşmayıp sadece içeride sinsice genişlerken, insan genelde konduramaz kendine, geçiştirir gider. Hafif bir kaşıntı, tuvalette peçeteye bulaşan o can sıkıcı parlak kırmızı kan damlası... "Acaba ne yedim de böyle oldu?" der durur insan kendi kendine. Vallahi billahi inanmak istemez insan en başta, hani geçer der, basit bir tahriştir der ama o içerideki genişleme gizli gizli büyümeye devam eder. Aslında bu aşamada anatomik olarak her şey henüz içeride saklıdır, dışarıdan bakıldığında hiçbir şey görünmez ama o gizli sancı insanın içine bir kere şüpheyi düşürmüştür. Bir sonraki aşamaya geçmemek için beslenmeyi acilen düzeltmek, lifli gıdalara sarılmak gerekir ama nerede... İhmal ederiz hep, sanki kendiliğinden sihirli bir şekilde yok olacakmış gibi davranırız.
Sonra bir gün o sınır aşılır ve ikinci evrenin o tuhaf, insanı canından bezdiren gerçekliğiyle yüzleşilir. Büyük abdest esnasında o dokunun, o can acıtan memelerin dışarıya doğru sarktığını hisseder insan; fakat mucizevi bir şekilde, işlem bittiğinde kendi kendine içeri çekiliverirler. Ne garip bir his, değil mi? Kendi kendine içeri kaçan o küçük et parçaları aslında sessiz bir çığlıktır, "Bana bak, durum kötüye gidiyor" diyen bir uyarıdır bu. İnsan bazen tuvalette dakikalarca oturup kalır, o baskıyı hissettikçe içi çekilir, nefesini tutar... Ama işte, insan oğlu çiğ süt emmiş; o memeler içeri kaçtığı anda her şeyi unutup normal hayatına, o hareketsiz yaşantısına geri döner. Aslında o an yapılacak küçük bir sıcak su banyosu, belki doktorun yazacağı basit bir krem her şeyi yoluna koyacak ama... Biz hep o son noktaya gelene kadar direnmeyi meziyet sanırız.
İş üçüncü evreye geldiğinde ise artık o "kendi kendine iyileşme" illüzyonu tamamen paramparça olur ve gerçek bir dram başlar. O sarkan memeler artık tuvalet sonrası kendiliğinden içeri falan girmez abi, unutun onu, bitti o kolay günler! Artık o dokuları kendi parmağınızla, canınız yana yana, adeta bir azap çeker gibi içeri itmek zorunda kalırsınız. Düşünsenize, her tuvalete çıkış bir kâbusa, bir törene dönüşür; her seferinde aynı fiziksel ve ruhsal acı... İnsan sosyal hayattan kopar, dışarıda bir yerde tuvalete gitmek zorunda kalma düşüncesi bile sırtından aşağı soğuk terler boşaltmaya yeter. Acaba orada canım yanacak mı, ya kanama başlarsa, ya insanlar fark ederse diye bitmek bilmeyen evhamlar sarar dört bir yanı. Hani derler ya, yaşamayan bilmez; gerçekten de bu evredeki bir insanın çektiği o gizli ıstırabı, o her oturuşta batan iğne hissini en yakınındaki bile anlayamaz.
Ve nihayetinde o kaçınılmaz, o korkunç son aşama, yani dördüncü evre kapıyı ardına kadar kırarak içeri girer. Artık ne yapsanız, ne kadar zorlasanız da o memeler içeri girmez; tamamen dışarıda, sürekli ödemli, sürekli gergin ve inanılmaz derecede ağrılı bir şekilde öylece kalırlar. Hayat kalitesi dedikleri şey sıfırlanır, yürümek bile adeta bir işkencedir, oturmak ise zaten başlı başına bir mucize gerektirir. Burada artık tromboz riski, yani o damarların içinde kanın pıhtılaşması ve dokunun çürümesi tehlikesi baş gösterir ki, o ağrıyı tarif etmeye kelimeler yetmez. Vallahi insanı hayattan soğutur, geceleri uyutmaz, sürekli bir sızlama, sürekli bir zonklama... Bu aşamaya gelmiş bir hastaya artık "ayakta tedavi ol" demek, beslenmene dikkat et demek tamamen boş laftır; çünkü artık tek gerçek yol, o uzman cerrahın elindeki o neşterdir.
Sonra bir gün o sınır aşılır ve ikinci evrenin o tuhaf, insanı canından bezdiren gerçekliğiyle yüzleşilir. Büyük abdest esnasında o dokunun, o can acıtan memelerin dışarıya doğru sarktığını hisseder insan; fakat mucizevi bir şekilde, işlem bittiğinde kendi kendine içeri çekiliverirler. Ne garip bir his, değil mi? Kendi kendine içeri kaçan o küçük et parçaları aslında sessiz bir çığlıktır, "Bana bak, durum kötüye gidiyor" diyen bir uyarıdır bu. İnsan bazen tuvalette dakikalarca oturup kalır, o baskıyı hissettikçe içi çekilir, nefesini tutar... Ama işte, insan oğlu çiğ süt emmiş; o memeler içeri kaçtığı anda her şeyi unutup normal hayatına, o hareketsiz yaşantısına geri döner. Aslında o an yapılacak küçük bir sıcak su banyosu, belki doktorun yazacağı basit bir krem her şeyi yoluna koyacak ama... Biz hep o son noktaya gelene kadar direnmeyi meziyet sanırız.
İş üçüncü evreye geldiğinde ise artık o "kendi kendine iyileşme" illüzyonu tamamen paramparça olur ve gerçek bir dram başlar. O sarkan memeler artık tuvalet sonrası kendiliğinden içeri falan girmez abi, unutun onu, bitti o kolay günler! Artık o dokuları kendi parmağınızla, canınız yana yana, adeta bir azap çeker gibi içeri itmek zorunda kalırsınız. Düşünsenize, her tuvalete çıkış bir kâbusa, bir törene dönüşür; her seferinde aynı fiziksel ve ruhsal acı... İnsan sosyal hayattan kopar, dışarıda bir yerde tuvalete gitmek zorunda kalma düşüncesi bile sırtından aşağı soğuk terler boşaltmaya yeter. Acaba orada canım yanacak mı, ya kanama başlarsa, ya insanlar fark ederse diye bitmek bilmeyen evhamlar sarar dört bir yanı. Hani derler ya, yaşamayan bilmez; gerçekten de bu evredeki bir insanın çektiği o gizli ıstırabı, o her oturuşta batan iğne hissini en yakınındaki bile anlayamaz.
Ve nihayetinde o kaçınılmaz, o korkunç son aşama, yani dördüncü evre kapıyı ardına kadar kırarak içeri girer. Artık ne yapsanız, ne kadar zorlasanız da o memeler içeri girmez; tamamen dışarıda, sürekli ödemli, sürekli gergin ve inanılmaz derecede ağrılı bir şekilde öylece kalırlar. Hayat kalitesi dedikleri şey sıfırlanır, yürümek bile adeta bir işkencedir, oturmak ise zaten başlı başına bir mucize gerektirir. Burada artık tromboz riski, yani o damarların içinde kanın pıhtılaşması ve dokunun çürümesi tehlikesi baş gösterir ki, o ağrıyı tarif etmeye kelimeler yetmez. Vallahi insanı hayattan soğutur, geceleri uyutmaz, sürekli bir sızlama, sürekli bir zonklama... Bu aşamaya gelmiş bir hastaya artık "ayakta tedavi ol" demek, beslenmene dikkat et demek tamamen boş laftır; çünkü artık tek gerçek yol, o uzman cerrahın elindeki o neşterdir.