Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Modern zamanların o bitmek bilmeyen oturma mesaileri, sandalyeye çakılıp kaldığımız o uzun saatler... Hani bazen insan gövdesinin tüm ağırlığını tek bir noktada toplar da farkına varmaz ya, işte tam orada, en derinde sessizce bir şeyler birikmeye başlar. Bir gün aniden, durup dururken gelen o tuhaf, o huzursuz edici dolgunluk hissiyle uyanıverirsiniz. Sanki içeride size ait olmayan, orada durmaması gereken yabancı bir misafir varmış gibi... Hayat kalitesini bir anda sıfıra indiren o meşhur ağırlık, aslında vücudun "bana biraz dikkat et" fısıltısından başka bir şey değildir vallahi.
Kaşıntı deriz geçeriz ama öyle sıradan bir tatlı kaşınma değil ki bu, insanı adeta çileden çıkaran, uykunun en derin yerinde bile bölen sinsi bir sancı. Makat bölgesinde başlayan o ince sızlama, zamanla yerini sürekli bir kurcalama hissine, yakıcı bir yangına bırakır. Ne yapsanız geçmez, nereye gitseniz sizinle gelir o huzursuzluk. Kimseye de söylenmez ki abi, öyle kendi kendinize içiniz içinizi yer durursunuz... İşte o bitmek bilmeyen tahriş hissi, aslında damarların feryat figan genişlediğinin en açık, en net kanıtıdır.
Tuvalette geçirilen o uzun, o kasvetli dakikaların sonunda tuvalet kağıdına bulaşan o parlak, kırmızı leke... İnsanın yüreğini ağzına getiren, o an dünyayı durduran cinsten bir korkudur bu. Genelde acısız bir şekilde, sadece sızıntı gibi kendini gösteren bu kanama, aslında içerideki o hassas dengenin çoktan bozulduğunu fısıldar gözlerinize. Bir bakarsınız damla damla, bir bakarsınız sadece hafif bir kızıllık... İnkar etmek neye yarar ki, beden orada apaçık bir sinyal veriyor işte.
Bazen de o iç taraftaki damar yumakları artık iyice yorulur, gevşer ve dışarıya doğru firar etmeye karar verir. Elinize gelen o küçük, yumuşak memeler yok mu, işte onlar insanın neşesini bir anda söküp alır götürür. Otururken ayrı dert, kalkarken ayrı bir işkence... Hele bir de o memeler sıkışıp içeri geri dönemediğinde, yani o tıptaki tabirle boğulduğunda, acıdan gözünüzden yaş gelir billahi. Kendi kendine geçmesini beklemek de bir yere kadar tabii...
Peki ya o otururken, yürürken, hatta sadece ayakta öylece dururken bile batan o keskin, o amansız sızıya ne demeli? Özellikle dış hemoroid dediğimiz o illet pıhtılaştığında, yani içi kanla dolup sertleştiğinde, hayatı dar eder adama. Sanki oraya küçük bir iğne batıyormuş gibi, her adımda kendini hatırlatan o dayanılmaz zonklama... İnsan ne yapacağını, nereye sığınacağını şaşırır, nefesi kesilir de renk vermemeye çalışır ya hani...
Aslında her şey o kadar birbirine bağlı ki; beslenme düzeni, su içmeyi unutmak, sürekli koşturmaca içinde yaşamak... Kendimize hiç zaman ayırmıyoruz, vücudun sesini her zaman en son sıraya koyuyoruz maalesef. Oysa lifli gıdalara biraz şans vermek, o sıcak banyolarla bölgeyi biraz olsun rahatlatmak o kadar iyi gelir ki... Kendinize bir iyilik yapın, o gereksiz utanma duygusunu bir kenara bırakıp bir uzmana görünün artık, geç kalmadan...
Kaşıntı deriz geçeriz ama öyle sıradan bir tatlı kaşınma değil ki bu, insanı adeta çileden çıkaran, uykunun en derin yerinde bile bölen sinsi bir sancı. Makat bölgesinde başlayan o ince sızlama, zamanla yerini sürekli bir kurcalama hissine, yakıcı bir yangına bırakır. Ne yapsanız geçmez, nereye gitseniz sizinle gelir o huzursuzluk. Kimseye de söylenmez ki abi, öyle kendi kendinize içiniz içinizi yer durursunuz... İşte o bitmek bilmeyen tahriş hissi, aslında damarların feryat figan genişlediğinin en açık, en net kanıtıdır.
Tuvalette geçirilen o uzun, o kasvetli dakikaların sonunda tuvalet kağıdına bulaşan o parlak, kırmızı leke... İnsanın yüreğini ağzına getiren, o an dünyayı durduran cinsten bir korkudur bu. Genelde acısız bir şekilde, sadece sızıntı gibi kendini gösteren bu kanama, aslında içerideki o hassas dengenin çoktan bozulduğunu fısıldar gözlerinize. Bir bakarsınız damla damla, bir bakarsınız sadece hafif bir kızıllık... İnkar etmek neye yarar ki, beden orada apaçık bir sinyal veriyor işte.
Bazen de o iç taraftaki damar yumakları artık iyice yorulur, gevşer ve dışarıya doğru firar etmeye karar verir. Elinize gelen o küçük, yumuşak memeler yok mu, işte onlar insanın neşesini bir anda söküp alır götürür. Otururken ayrı dert, kalkarken ayrı bir işkence... Hele bir de o memeler sıkışıp içeri geri dönemediğinde, yani o tıptaki tabirle boğulduğunda, acıdan gözünüzden yaş gelir billahi. Kendi kendine geçmesini beklemek de bir yere kadar tabii...
Peki ya o otururken, yürürken, hatta sadece ayakta öylece dururken bile batan o keskin, o amansız sızıya ne demeli? Özellikle dış hemoroid dediğimiz o illet pıhtılaştığında, yani içi kanla dolup sertleştiğinde, hayatı dar eder adama. Sanki oraya küçük bir iğne batıyormuş gibi, her adımda kendini hatırlatan o dayanılmaz zonklama... İnsan ne yapacağını, nereye sığınacağını şaşırır, nefesi kesilir de renk vermemeye çalışır ya hani...
Aslında her şey o kadar birbirine bağlı ki; beslenme düzeni, su içmeyi unutmak, sürekli koşturmaca içinde yaşamak... Kendimize hiç zaman ayırmıyoruz, vücudun sesini her zaman en son sıraya koyuyoruz maalesef. Oysa lifli gıdalara biraz şans vermek, o sıcak banyolarla bölgeyi biraz olsun rahatlatmak o kadar iyi gelir ki... Kendinize bir iyilik yapın, o gereksiz utanma duygusunu bir kenara bırakıp bir uzmana görünün artık, geç kalmadan...