Hangi hastalıklarda ameliyat gerekir?

Hangi hastalıklarda ameliyat gerekir?

Ceren Kalaycı

Kayıtlı Kullanıcı
Puan 0
Çözümler 0
Katılım
15 Haz 2026
Mesajlar
423
Tepkime puanı
0
Ceren Kalaycı
Doktorun odasından çıkıp o uzun koridorda yürürken insanın içine bir ağırlık çöküyor önce. Elinde bir tomografi zarfı ya da tahlil sonuçları... "Ameliyat" kelimesini ilk duyduğumuz o an, sanki zaman biraz yavaşlıyor, etraftaki sesler uğultuya dönüyor. Aslında her şey o kadar da korkunç değil, biliyorum ama o an gelince insan bir durup derin nefes almak istiyor işte.

Hani derler ya, bıçak kemiğe dayanmadan gitmem diye, vallahi bazen gerçekten o aşamaya gelmeyi bekliyoruz. Mesela şu fıtık meselesi... Yıllarca çekersin, o ağrıyla yaşamayı bir şekilde öğrenirsin, bacağını sürüyerek yürürsün de yine de o masaya yatmamak için bin dereden su getirirsin. Ama bir sabah uyanırsın ki, ayak parmağını bile oynatacak dermanın kalmamış. İşte o zaman, o güne kadar kaçtığın o beyaz oda, sana bir kaçış değil, resmen tek kurtuluş kapısı gibi görünmeye başlar.

Bazen de içimizde sessiz sedasız büyüyen, hiç ses etmeyen şeyler olur. Safra kesesindeki o küçük taşlar mesela... Yıllarca orada öylece dururlar, ruhun bile duymaz. Sonra bir akşam yediğin ağır bir yemekten sonra sağ tarafına öyle bir sancı saplanır ki, nefesini keser insanın. Ne ilaç fayda eder o saatten sonra ne de sıcak su torbası... Mecbursun o safra kesesini orada bırakmaya, başka çaren kalmamıştır artık.

İnsan o hastane kokusunu içine çekince bir garip oluyor, eski günleri düşünüyor... Eskiden her şeye hemen bıçak vurulmazdı sanki, ya da bana öyle geliyor. Şimdi de gerçi iyi hekimler önce bir duruyor, "Hele bir bakalım, vücuda biraz zaman verelim" diyorlar. Çünkü biliyorlar ki, ne kadar kapalı, ne kadar mikro cerrahi de olsa, o deriye dokunuldu mu bir kere, oranın büyüsü bozuluyor biraz. Vücudun kendi kendini tamir etme gücünü hafife almamak lazım abi, gerçekten öyle.

Bazı hastalıklar var ki, orada zaten saniyelerle yarışıyorsun, durup düşünecek vakit bile kalmıyor. Hani o apandisit ağrısı derler ya... Aniden başlar, ne olduğunu anlamadan kendini acilde bulursun. Orada "Acaba ameliyatsız geçer mi?" diye sormak bile abes. Çünkü o küçücük organ içeride bir feryat figan koptu kopacak vaziyettedir ve o neşter oraya değmek zorundadır, yoksa... Neyse, kötü senaryoları aklımıza getirmeyelim şimdi.

Kireçlenen dizler, bükülmeyen dirsekler, her adımda "ah" dedirten o kalça eklemleri... İnsan yaş aldıkça ya da hayat onu biraz hırpaladıkça eklemler isyan bayrağını çekiyor. Önce iğneler, sonra fizik tedaviler, kremler, kaplıca yolları... Ama bir gün geliyor, bakkala ekmek almaya gitmek bile bir işkenceye dönüşüyor. Hayat kalitesi dedikleri şey yerlerde sürünürken, "Yeter artık, ne olacaksa olsun" deyip o protez ameliyatına rıza gösteriyorsun. Hakikaten, bazen sadece daha rahat yürüyebilmek, torununu parkta kovalayabilmek için bile değer o acıya.

Aslında en zor karar hangisinde biliyor musun? Hani acil olmayan ama hayatı da sana dar eden o kronik şeyler... Bademcikler mesela, sürekli şişer, her ay antibiyotik yutturur çocukken sana. Alalım mı almayalım mı derken yıllar geçer. Kararsızlık insanı ameliyatın kendisinden daha çok yoruyor, buna yemin edebilirim ama kanıtlayamam. Bir yanda ameliyat masası korkusu, diğer yanda her gün çekilen o sinsi sızı...

Bir de işin psikolojik boyutu var tabii, o ameliyat önlüğünü arkadan bağladıkları an gelen o çıplaklık ve çaresizlik hissi... Ama işte, insan her şeye alışıyor be kardeşim. O masaya yatıp narkozun o tatlı uykusuna dalarken, aslında her şeyi arkanda bırakıp yepyeni, ağrısız sızısız bir güne uyanacağına inanmak istiyorsun. Zaten her şey o ilk uyanma anındaki derin nefesle başlıyor, gerisi bir şekilde akıp gidiyor...
 
Geri