Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın o ilk serinliğinde mutfağa adım atıp tezgaha öylece bakarken buluyoruz kendimizi çoğumuz... Bir bardak ılık suyun içine sıkılan iki damla limonla dünyayı kurtarabileceğimizi sanıyoruz bazen. Aslında her şey o ilk uyanma anında, midemizin hafifçe büzüldüğü o sessiz boşlukta gizli. Oraya neyi, hangi sırayla ve ne kadar sevgiyle koyacağımız tamamen bizim elimizde; gerisi sadece bir parça tabak düzenleme sanatı.
Gidip en pahalı marketlerden o adını telaffuz edemediğimiz tohumları, ithal sebzeleri almak zorunda mıyız yani, vallahi değiliz abi. Bizim toprakların mis gibi mevsim sebzesi, pazar tezgahında ışıldayan o canım pırasası ya da taze ıspanağı dururken macera aramaya ne gerek var? Bir tabağın yarısını yeşille, rengarenk mevsim nimetleriyle doldurduk mu zaten yolun yarısını çoktan yürümüş oluyoruz. Kendimize bir iyilik yapıp renkleri karıştırmak, doğanın o canlı paletini masaya taşımak...
Bazen canımız öyle bir tatlı çekiyor ki, hani o an önümüze ne gelse yiyecek gibi oluyoruz ya... İşte tam orada, yanımıza aldığımız üç-beş çiğ badem ya da kuru gün kurusu kayısı imdadımıza yetişiveriyor sessizce. Kan şekerimiz bir aşağı bir yukarı deli gibi koşturmasın diye ara öğünleri birer küçük es, birer nefes alma durağı gibi görmek lazım belki de. Vücudu hiç aç bırakmadan, ama onu tıka basa doldurup yormadan da günü tamamlamak mümkün aslında.
Akşam çöktüğünde tabağa koyduğumuz o ağır, yağlı yemekler uykumuzu bir karabasan gibi bölmesin diye hafiflemeyi öğrenmek gerek. Izgara bir balığın yanına bolca limonlu bir salata, ya da belki sadece anne usulü bir kase sıcak mercimek çorbası... Gece yatağa başımızı koyduğumuzda o midenin ne kadar rahat, ne kadar hafif olduğunu hissetmenin huzuru hiçbir şeyde yok. Kendimizi dinlemeyi unuttuğumuz için hep bu koşturmaca, hep bu ne yiyeceğim telaşı...
Günde kaç litre su içtiğimizi sorsam birbirimize dürüstçe ne cevap veririz acaba? Yanımızda gezdirdiğimiz o sürahiyle barışmadıkça, her susadığımızda elimiz o gazlı, şekerli şişelere gittikçe bu işin içinden çıkamayız gibi geliyor bana. Su, damarlarımızda akan o saf yaşam enerjisi, her şeyi temizleyip götüren o sessiz nehir...
Hadi bugün o hep ertelediğimiz, pazartesi başlarım deyip de bir türlü denk getiremediğimiz o adımı atalım artık. Kendimize özel, bizi kasmayan, içimizi daraltmayan ama her lokmasında bize can veren o tabağı sevgiyle hazırlayalım...
Gidip en pahalı marketlerden o adını telaffuz edemediğimiz tohumları, ithal sebzeleri almak zorunda mıyız yani, vallahi değiliz abi. Bizim toprakların mis gibi mevsim sebzesi, pazar tezgahında ışıldayan o canım pırasası ya da taze ıspanağı dururken macera aramaya ne gerek var? Bir tabağın yarısını yeşille, rengarenk mevsim nimetleriyle doldurduk mu zaten yolun yarısını çoktan yürümüş oluyoruz. Kendimize bir iyilik yapıp renkleri karıştırmak, doğanın o canlı paletini masaya taşımak...
Bazen canımız öyle bir tatlı çekiyor ki, hani o an önümüze ne gelse yiyecek gibi oluyoruz ya... İşte tam orada, yanımıza aldığımız üç-beş çiğ badem ya da kuru gün kurusu kayısı imdadımıza yetişiveriyor sessizce. Kan şekerimiz bir aşağı bir yukarı deli gibi koşturmasın diye ara öğünleri birer küçük es, birer nefes alma durağı gibi görmek lazım belki de. Vücudu hiç aç bırakmadan, ama onu tıka basa doldurup yormadan da günü tamamlamak mümkün aslında.
Akşam çöktüğünde tabağa koyduğumuz o ağır, yağlı yemekler uykumuzu bir karabasan gibi bölmesin diye hafiflemeyi öğrenmek gerek. Izgara bir balığın yanına bolca limonlu bir salata, ya da belki sadece anne usulü bir kase sıcak mercimek çorbası... Gece yatağa başımızı koyduğumuzda o midenin ne kadar rahat, ne kadar hafif olduğunu hissetmenin huzuru hiçbir şeyde yok. Kendimizi dinlemeyi unuttuğumuz için hep bu koşturmaca, hep bu ne yiyeceğim telaşı...
Günde kaç litre su içtiğimizi sorsam birbirimize dürüstçe ne cevap veririz acaba? Yanımızda gezdirdiğimiz o sürahiyle barışmadıkça, her susadığımızda elimiz o gazlı, şekerli şişelere gittikçe bu işin içinden çıkamayız gibi geliyor bana. Su, damarlarımızda akan o saf yaşam enerjisi, her şeyi temizleyip götüren o sessiz nehir...
Hadi bugün o hep ertelediğimiz, pazartesi başlarım deyip de bir türlü denk getiremediğimiz o adımı atalım artık. Kendimize özel, bizi kasmayan, içimizi daraltmayan ama her lokmasında bize can veren o tabağı sevgiyle hazırlayalım...