Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Gözünüzün ön yüzeyini kaplayan o milimetrik gözyaşı tabakası var ya, işte onun dengesi bozulunca her şey altüst oluyor. Kornea dediğimiz o hassas kubbe, dış dünya ile doğrudan temas halinde olduğu için en küçük nem kaybında hemen alarm vermeye programlanmıştır. Havalandırma sistemleri, rüzgarlı havalar ya da saatlerce ekrana bakmaktan kaynaklanan o göz kırpma refleksinin azalması var ya... Hepsi havuzdaki suyun buharlaşması gibi o koruyucu tabakayı kurutur ve geriye sadece sinir uçlarının acı feryadı kalır. Vallahi bazen basit bir rüzgar bile gözü korumasız bırakmaya yetiyor işte.
Göz kapağının hemen dibinde, kirpik diplerinde sıralanan o minik meibomian bezlerinin tıkanması tam bir baş belasıdır. Tıp dilinde biz buna blefarit diyoruz ama siz bunu doğrudan yağ üretim merkezinin greve gitmesi olarak düşünebilirsiniz. Gözyaşının içindeki o yağlı faz eksik olunca, su fazı saniyeler içinde uçup gidiyor ve geriye zımpara kağıdı gibi birbirine sürtünen yüzeyler kalıyor. Yani gözünüzü her kırptığınızda o batma ve yanma hissini yaşamanızın müsebbibi tam olarak bu mekanizmadır; yağsız kalan bir motor dişlisi gibi...
Alerjenlerin o acımasız dünyasını da es geçmemek gerek, havada uçuşan polenler ya da görünmez ev tozu akarları gözün konjonktiva tabakasına temas ettiği anda bağışıklık sistemi adeta savaşa girer. Histamin salınımı bir başladı mı, kılcal damarlar genişler, gözler kan çanağına döner ve o dayanılmaz kaşıntıyla karışık yanma hissi başlar. Abi ya, bahar aylarında dışarı adım attığına pişman olan insanları bir düşünün... Vücudun bu aşırı savunma reaksiyonu aslında bizi korumaya çalışıyor ama bazen kaş yapayım derken göz çıkarıyor işte.
Ultraviyole ışınlarının sadece cildimizi yaktığını sanıyorsanız büyük yanılıyorsunuz, gözlerimiz de düpedüz güneş yanığı olabiliyor. Fotokeratit dediğimiz bu durum, korneanın en üst epitel tabakasının adeta kavrulmasıyla ortaya çıkan son derece sancılı bir tablodur. Özellikle karlı havalarda yansıyan ışık ya da korumasızca güneşe bakmak ertesi gün gözlerinizi açamamanıza yol açar. Hani sanki gözünüzün içine kum torbası boşaltmışlar gibi bir hisle uyanırsınız ya...
Kimyasal maruziyetler ise işin şakaya gelmeyecek, en tehlikeli boyutunu oluşturuyor sanırım. Günlük hayatta kullandığımız o masum görünümlü parfümler, saç spreyleri, hatta temizlik yaparken soluduğumuz o çamaşır suyu buharı bile gözün pH dengesini saniyeler içinde darmadağın eder. Asidik ya da alkali buharlar korneanın koruyucu bariyerini hızla aşarak derin dokularda mikro hasarlar yaratmaya başlar. Böyle bir durumda saniyelerin bile önemi büyüktür, hemen bol suyla yıkamak gerekir yoksa...
Yanlış kontakt lens kullanımı da bu yanma hikayesinin başrollerinden biridir, bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Süresi geçmiş lensleri takmak, solüsyon temizliğine dikkat etmemek ya da daha da kötüsü lensle uyumak korneanın oksijensiz kalmasına neden olur. Oksijenden mahrum kalan o şeffaf doku yavaş yavaş ödem toplar ve mikropların yerleşmesi için harika bir zemin hazırlar. Kendi kendinize "Bugünlük bir şey olmaz" deyip gözünüzü tehlikeye atmayın, inanın o acıyı çekmeye değmez.
Göz kapağının hemen dibinde, kirpik diplerinde sıralanan o minik meibomian bezlerinin tıkanması tam bir baş belasıdır. Tıp dilinde biz buna blefarit diyoruz ama siz bunu doğrudan yağ üretim merkezinin greve gitmesi olarak düşünebilirsiniz. Gözyaşının içindeki o yağlı faz eksik olunca, su fazı saniyeler içinde uçup gidiyor ve geriye zımpara kağıdı gibi birbirine sürtünen yüzeyler kalıyor. Yani gözünüzü her kırptığınızda o batma ve yanma hissini yaşamanızın müsebbibi tam olarak bu mekanizmadır; yağsız kalan bir motor dişlisi gibi...
Alerjenlerin o acımasız dünyasını da es geçmemek gerek, havada uçuşan polenler ya da görünmez ev tozu akarları gözün konjonktiva tabakasına temas ettiği anda bağışıklık sistemi adeta savaşa girer. Histamin salınımı bir başladı mı, kılcal damarlar genişler, gözler kan çanağına döner ve o dayanılmaz kaşıntıyla karışık yanma hissi başlar. Abi ya, bahar aylarında dışarı adım attığına pişman olan insanları bir düşünün... Vücudun bu aşırı savunma reaksiyonu aslında bizi korumaya çalışıyor ama bazen kaş yapayım derken göz çıkarıyor işte.
Ultraviyole ışınlarının sadece cildimizi yaktığını sanıyorsanız büyük yanılıyorsunuz, gözlerimiz de düpedüz güneş yanığı olabiliyor. Fotokeratit dediğimiz bu durum, korneanın en üst epitel tabakasının adeta kavrulmasıyla ortaya çıkan son derece sancılı bir tablodur. Özellikle karlı havalarda yansıyan ışık ya da korumasızca güneşe bakmak ertesi gün gözlerinizi açamamanıza yol açar. Hani sanki gözünüzün içine kum torbası boşaltmışlar gibi bir hisle uyanırsınız ya...
Kimyasal maruziyetler ise işin şakaya gelmeyecek, en tehlikeli boyutunu oluşturuyor sanırım. Günlük hayatta kullandığımız o masum görünümlü parfümler, saç spreyleri, hatta temizlik yaparken soluduğumuz o çamaşır suyu buharı bile gözün pH dengesini saniyeler içinde darmadağın eder. Asidik ya da alkali buharlar korneanın koruyucu bariyerini hızla aşarak derin dokularda mikro hasarlar yaratmaya başlar. Böyle bir durumda saniyelerin bile önemi büyüktür, hemen bol suyla yıkamak gerekir yoksa...
Yanlış kontakt lens kullanımı da bu yanma hikayesinin başrollerinden biridir, bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Süresi geçmiş lensleri takmak, solüsyon temizliğine dikkat etmemek ya da daha da kötüsü lensle uyumak korneanın oksijensiz kalmasına neden olur. Oksijenden mahrum kalan o şeffaf doku yavaş yavaş ödem toplar ve mikropların yerleşmesi için harika bir zemin hazırlar. Kendi kendinize "Bugünlük bir şey olmaz" deyip gözünüzü tehlikeye atmayın, inanın o acıyı çekmeye değmez.