Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Gözyaşının o sessiz sedasız akıp giden nehirleri, aslında ruhumuzun ve bedenimizin en derin savunma mekanizmasıdır ama bazen bu nehirler taşar, bentleri yıkar geçer... Göz kapaklarımızın hemen altındaki o gizemli bezlerden salgılanan lakrimal sıvı, gözün kornea tabakasını bir tül gibi sarıp sarmalamakla görevliyken, ne oluyor da aniden bir isyana dönüşüp yanaklarımızdan süzülüveriyor? Vallahi billahi bazen sadece rüzgarlı bir günde yürürken, bazen de evde sessizce otururken o gözün sicim gibi yaşarması insanı canından bezdirir; bilirsiniz, o an sadece durdurmak istersiniz. Tıbbi adıyla epifora dediğimiz bu durum, aslında göz yüzeyindeki lipid, sulu ve mukus tabakalarının o muazzam dengesinin bozulmasından, yani o narin homeostasinin sekteye uğramasından kaynaklanan trajik bir feryattır. Gözyaşı filminin en üstündeki o yağlı tabaka eksildiğinde altındaki su uçup gider, çıplak kalan sinir uçları ise feryat figan beyne "kuruyoruz, acilen ıslat!" sinyali gönderir ve işte o an, paradoksal bir biçimde, kuruluktan gözyaşı seline kapılırsınız.
O daracık, o küçücük nazolakrimal kanalların tıkanması ise bambaşka bir dramdır ki, göz pınarlarından burnun derinliklerine uzanan o tahliye boruları tıkandığında sıvı gidecek yer bulamaz. Düşünün bir kere, sürekli üreten ama asla tahliye edemeyen bir fabrika gibi... Bu tıkanıklık bazen kronik bir dakriyosistit enfeksiyonuna dönüşür, bazen de sadece o incecik yolların doğuştan ya da sonradan daralmasıyla hayatı zindan eder. Eğer o yaşlar yanağınızdan süzülürken aynı zamanda göz pınarında bir şişlik, bir sıcaklık hissediyorsanız iş ciddi demektir abi ya, orada bir yerlerde mikroplar bayram ediyor olabilir. Hekimlik tecrübelerim bana gösterdi ki, bu tıkanıklıklar çoğu zaman hafife alınır ama altındaki o patolojik süreç aslında sinsi sinsi ilerleyen bir yangının habercisidir. Hemen bir uzmanın o incecik kanallara sondaj yapması, o tıkanıklığı açması gerekir yoksa o gözün sürekli nemli, çapaklı kalması kaçınılmaz bir kadere dönüşür.
Peki ya o her gün maruz kaldığımız, modern dünyanın o amansız dijital ekranları, klimaları, egzoz dumanları? Gözün o berrak kornea tabakası, dış dünyaya karşı kendini korumak için sürekli bir mikro-çevre yaratır ama biz o çevreye hoyratça saldırdığımızda gözün refleks salgısı tavan yapar. Bilgisayara saatlerce bakıp göz kırpmayı unuttuğumuzda, kornea üzerindeki o koruyucu epitel tabakası kurur, çatlar ve acı içinde kıvranır... Hani bazen gözünüze sanki görünmez kum taneleri kaçmış gibi bir his olur ya, işte o an gözün kendini yıkama çabası, o kontrolsüz sulanma başlar. Bu duruma engel olmak için her yirmi dakikada bir uzaklara bakıp gözü o kuraklıktan kurtarmak, o refleks yayı sakinleştirmek o kadar hayati ki; aksi takdirde o sulanma hiç bitmeyen bir kısır döngüye, kronik bir tahrişe evrilir.
Alerjenlerin, o bahar aylarında havada uçuşan polenlerin ya da evdeki o sevimli dostlarımızın tüylerinin gözün konjonktiva tabakasına temas etmesiyle başlayan o histamin fırtınasını da unutmamak gerek. Vücut o yabancı proteinleri bir düşman gibi algılar ve mast hücrelerinden salgılanan o kimyasallarla gözü adeta bir savaş alanına çevirir; kızarıklık, kaşıntı ve tabii ki durdurulamaz bir sulanma dalgası... Gözünüzü kaşıdıkça o histamini daha çok yayarsınız, kaşıdıkça daha çok sulanır ve o an insan gerçekten ne yapacağını şaşırır. Bu durumda yapılacak en güzel şey o gözü soğuk kompresle sakinleştirmek, o yangıyı dindirmektir; antihistaminik damlalar ise o fırtınayı dindiren en sadık dostlarımızdır bu amansız mücadelede.
Bazen de yaşın ilerlemesiyle birlikte o göz kapaklarının yerçekimine yenik düşmesi, dışa doğru dönmesi yani ektropiyon dediğimiz o hüzünlü gevşeme süreci başlar. Göz kapağı artık küreye tam oturmadığında, o gözyaşı gölü burnumuza giden kanallara doğru akamaz, adeta kenardan taşan bir baraj gibi doğrudan dışarı sızar... Ya da tam tersi, kapak içe döner ve kirpikler korneayı her kırpışta bir zımpara gibi tahriş eder ki, buna da entropiyon deriz ve acısı gerçekten tarif edilemez. Eğer böyle yapısal bir bozukluk varsa, dünyadaki hiçbir damla o sulanmayı durduramaz, orada tek çare cerrahın o narin elleriyle o kapağı eski anatomik formuna kavuşturmasıdır...
O daracık, o küçücük nazolakrimal kanalların tıkanması ise bambaşka bir dramdır ki, göz pınarlarından burnun derinliklerine uzanan o tahliye boruları tıkandığında sıvı gidecek yer bulamaz. Düşünün bir kere, sürekli üreten ama asla tahliye edemeyen bir fabrika gibi... Bu tıkanıklık bazen kronik bir dakriyosistit enfeksiyonuna dönüşür, bazen de sadece o incecik yolların doğuştan ya da sonradan daralmasıyla hayatı zindan eder. Eğer o yaşlar yanağınızdan süzülürken aynı zamanda göz pınarında bir şişlik, bir sıcaklık hissediyorsanız iş ciddi demektir abi ya, orada bir yerlerde mikroplar bayram ediyor olabilir. Hekimlik tecrübelerim bana gösterdi ki, bu tıkanıklıklar çoğu zaman hafife alınır ama altındaki o patolojik süreç aslında sinsi sinsi ilerleyen bir yangının habercisidir. Hemen bir uzmanın o incecik kanallara sondaj yapması, o tıkanıklığı açması gerekir yoksa o gözün sürekli nemli, çapaklı kalması kaçınılmaz bir kadere dönüşür.
Peki ya o her gün maruz kaldığımız, modern dünyanın o amansız dijital ekranları, klimaları, egzoz dumanları? Gözün o berrak kornea tabakası, dış dünyaya karşı kendini korumak için sürekli bir mikro-çevre yaratır ama biz o çevreye hoyratça saldırdığımızda gözün refleks salgısı tavan yapar. Bilgisayara saatlerce bakıp göz kırpmayı unuttuğumuzda, kornea üzerindeki o koruyucu epitel tabakası kurur, çatlar ve acı içinde kıvranır... Hani bazen gözünüze sanki görünmez kum taneleri kaçmış gibi bir his olur ya, işte o an gözün kendini yıkama çabası, o kontrolsüz sulanma başlar. Bu duruma engel olmak için her yirmi dakikada bir uzaklara bakıp gözü o kuraklıktan kurtarmak, o refleks yayı sakinleştirmek o kadar hayati ki; aksi takdirde o sulanma hiç bitmeyen bir kısır döngüye, kronik bir tahrişe evrilir.
Alerjenlerin, o bahar aylarında havada uçuşan polenlerin ya da evdeki o sevimli dostlarımızın tüylerinin gözün konjonktiva tabakasına temas etmesiyle başlayan o histamin fırtınasını da unutmamak gerek. Vücut o yabancı proteinleri bir düşman gibi algılar ve mast hücrelerinden salgılanan o kimyasallarla gözü adeta bir savaş alanına çevirir; kızarıklık, kaşıntı ve tabii ki durdurulamaz bir sulanma dalgası... Gözünüzü kaşıdıkça o histamini daha çok yayarsınız, kaşıdıkça daha çok sulanır ve o an insan gerçekten ne yapacağını şaşırır. Bu durumda yapılacak en güzel şey o gözü soğuk kompresle sakinleştirmek, o yangıyı dindirmektir; antihistaminik damlalar ise o fırtınayı dindiren en sadık dostlarımızdır bu amansız mücadelede.
Bazen de yaşın ilerlemesiyle birlikte o göz kapaklarının yerçekimine yenik düşmesi, dışa doğru dönmesi yani ektropiyon dediğimiz o hüzünlü gevşeme süreci başlar. Göz kapağı artık küreye tam oturmadığında, o gözyaşı gölü burnumuza giden kanallara doğru akamaz, adeta kenardan taşan bir baraj gibi doğrudan dışarı sızar... Ya da tam tersi, kapak içe döner ve kirpikler korneayı her kırpışta bir zımpara gibi tahriş eder ki, buna da entropiyon deriz ve acısı gerçekten tarif edilemez. Eğer böyle yapısal bir bozukluk varsa, dünyadaki hiçbir damla o sulanmayı durduramaz, orada tek çare cerrahın o narin elleriyle o kapağı eski anatomik formuna kavuşturmasıdır...