Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Ekrana bakmaktan gözünü kırpmayı unutan bir toplum haline geldik; bedelini de kuruyan, yanan, batan gözlerimizle ödüyoruz. Sabah uyanıyorsun, sanki gözünün içine bir avuç kum savurmuşlar... Hani o eski gazeteci refleksiyle soralım: Biz ne ara gözümüzün nemine, gözyaşımıza bile muhtaç hale geldik abi ya? Bilgisayarlar, klimalı buz gibi ofisler, gece yatakta bitmek bilmeyen o telefon kaydırmaları... Dijital çağın konforu dedikleri şey, meğer gözümüzün biyolojik dengesini sinsice kemiren bir illüzyondan ibaretmiş.
Gözyaşı dediğin şey sadece hüzünlenince dökülen basit bir su damlası değildir; kompleks, yağlı, koruyucu bir kalkandır. Fakat biz ne yapıyoruz? Gün boyu gözümüzü dikip o mavi ışık saçan ekranlara bakarken kırpma refleksimizi neredeyse yarı yarıya düşürüyoruz. Haliyle o koruyucu tabaka buharlaşıp uçuyor, geriye sadece acıyan bir çift göz kalıyor. Aslında mekanizma son derece net; nem dengesi bozuluyor, yüzey tahriş oluyor vesaire vesaire...
Tıp dünyası buna tıbbi isimler takıp resmi raporlarda süslü cümlelerle açıklayabilir ama sokaktaki karşılığı çok daha yalın ve net. Havadaki nem oranı düştükçe, rüzgar estikçe veya o klimalar tepemizde güpür güpür çalıştıkça gözlerimiz adeta imdat çağrısı yapıyor. Yaş ilerledikçe hormonların değişmesi de cabası tabii... Hele bir de romatizmal hastalıklar veya düzenli kullanılan bazı ilaçlar işin içine girdi mi, tablo tamamen ağırlaşıyor.
Göz kuruluğu modern zamanın en sessiz ama en yaygın salgınlarından biridir ve kulaktan dolma damlalarla geçiştirilemez. Vallahi billahi eşten dosttan duyma damlalarla bu işi çözmeye çalışanları gördükçe insanın içi cızlıyor. Rastgele suni gözyaşı kullanmak, kuruyan toprağa bilinçsizce su dökmeye benzer; anlık bir ferahlık verir ama kökteki problemi asla ortadan kaldırmaz. Bir hekime görünmek, o gözyaşı kalitesini ölçtürmek şart...
Ekran süresini azaltamıyorsak bile gözümüzü dinlendirmeyi bir hayat disiplini haline getirmek mecburiyetindeyiz. Mesela o meşhur kuralı hatırla; her yirmi dakikada bir kafayı kaldırıp uzaklara bakmak, gözü bilinçli olarak birkaç kez kapatıp açmak... Çok mu zor bunu yapmak? İnan olsun değil. Yeter ki o dijital dünyanın büyüsünden birkaç saniyeliğine kopmayı başarabilelim.
Çevresel faktörleri kontrol altına almadan, yaşam alanındaki nem dengesini sağlamadan göz sağlığını korumak imkansız bir hayaldir. Çalıştığın odaya bir kap su koymak, klimanın tam karşısına oturmamak, bol su içmek... Küçük gibi görünen bu detaylar, aslında gözünün o ihtiyacı olan doğal nemi koruması için hayati birer can simidi. Aksi takdirde her sabah aynı yanma hissiyle uyanmak kaçınılmaz olur...
Gözyaşı dediğin şey sadece hüzünlenince dökülen basit bir su damlası değildir; kompleks, yağlı, koruyucu bir kalkandır. Fakat biz ne yapıyoruz? Gün boyu gözümüzü dikip o mavi ışık saçan ekranlara bakarken kırpma refleksimizi neredeyse yarı yarıya düşürüyoruz. Haliyle o koruyucu tabaka buharlaşıp uçuyor, geriye sadece acıyan bir çift göz kalıyor. Aslında mekanizma son derece net; nem dengesi bozuluyor, yüzey tahriş oluyor vesaire vesaire...
Tıp dünyası buna tıbbi isimler takıp resmi raporlarda süslü cümlelerle açıklayabilir ama sokaktaki karşılığı çok daha yalın ve net. Havadaki nem oranı düştükçe, rüzgar estikçe veya o klimalar tepemizde güpür güpür çalıştıkça gözlerimiz adeta imdat çağrısı yapıyor. Yaş ilerledikçe hormonların değişmesi de cabası tabii... Hele bir de romatizmal hastalıklar veya düzenli kullanılan bazı ilaçlar işin içine girdi mi, tablo tamamen ağırlaşıyor.
Göz kuruluğu modern zamanın en sessiz ama en yaygın salgınlarından biridir ve kulaktan dolma damlalarla geçiştirilemez. Vallahi billahi eşten dosttan duyma damlalarla bu işi çözmeye çalışanları gördükçe insanın içi cızlıyor. Rastgele suni gözyaşı kullanmak, kuruyan toprağa bilinçsizce su dökmeye benzer; anlık bir ferahlık verir ama kökteki problemi asla ortadan kaldırmaz. Bir hekime görünmek, o gözyaşı kalitesini ölçtürmek şart...
Ekran süresini azaltamıyorsak bile gözümüzü dinlendirmeyi bir hayat disiplini haline getirmek mecburiyetindeyiz. Mesela o meşhur kuralı hatırla; her yirmi dakikada bir kafayı kaldırıp uzaklara bakmak, gözü bilinçli olarak birkaç kez kapatıp açmak... Çok mu zor bunu yapmak? İnan olsun değil. Yeter ki o dijital dünyanın büyüsünden birkaç saniyeliğine kopmayı başarabilelim.
Çevresel faktörleri kontrol altına almadan, yaşam alanındaki nem dengesini sağlamadan göz sağlığını korumak imkansız bir hayaldir. Çalıştığın odaya bir kap su koymak, klimanın tam karşısına oturmamak, bol su içmek... Küçük gibi görünen bu detaylar, aslında gözünün o ihtiyacı olan doğal nemi koruması için hayati birer can simidi. Aksi takdirde her sabah aynı yanma hissiyle uyanmak kaçınılmaz olur...