Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Spor salonlarının o boğucu kokusu, bitmek bilmeyen üyelik ücretleri ve herkesin birbirini süzdüğü o tuhaf atmosfer bana göre değil pek, hiçbir zaman da olmadı zira insan kendi evinde, o en güvenli kalesinde de pekâlâ bir şeyleri değiştirebilir. Salondaki o koca aynaların karşısında ter döken insanları gördükçe "Benim ne işim var burada?" hissi geliyor, haksız mıyım ama... İşte tam da bu yüzden, mutfak ile oturma odası arasındaki o görünmez köprüde başlıyor her şey.
Mutfak tezgahının üzerindeki o beyaz ekmek sepeti var ya, işte bütün mesele aslında onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzla alakalı, yani dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. İşlenmiş gıdaları, paketli o renkli kutuları yavaşça hayatımızdan çıkarmak, yerlerine pazar tezgahından taze taze seçilmiş sebzeleri koymak o kadar büyük bir devrim ki... Vallahi billahi, insan beslenme alışkanlığını değiştirince üzerindeki o ağır sis perdesi kalkıyor, hafifliyor, hafifledikçe de doğru yolda olduğunu anlıyor zaten.
Evde zayıflamak denince akla hemen öyle çılgın halı saha maçları ya da saatlerce süren ağır kardiyolar gelmesin, inan hiç gerek yok. Koridorda yapılan tempolu bir yürüyüş, YouTube'dan açılan sakin bir yoga videosu ya da ne bileyim, en sevdiğin şarkıda deli gibi dans etmek bile o kadar çok şeyi değiştiriyor ki... Vücut hareket etmek istiyor aslında, biz onu koltuğa mahkûm ettikçe o da bize küsüyor, o yüzden ufak ufak, hiç acele etmeden başlamak lazım.
Su bardağının masanın üzerinde duruşu bile bir mesajdır bazen, hani bakar bakmaz anlarsın ya susadığını ama hep ertelersin... Gün içinde o sürahiyi bitirmek, metabolizmanın çarklarına taze bir su dökmek gibi, öyle tıkır tıkır çalıştırıyor ki içeriyi. Çoğu zaman açlık sandığımız o kazınma hissi var ya, aslında vücudun "Bana biraz su ver" çığlığından başka bir şey değil sanki, işte bunu fark ettiğin an oyunun rengi tamamen değişiyor.
Uykusuz geçen gecelerin sabahında canının nasıl sürekli tatlı, hamur işi çektiğini bir düşün, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksın. Hormonlar o kadar hassas bir dengede duruyor ki, gece o uykuyu tam alamayınca ertesi gün vücut adeta hayatta kalma moduna geçip ne bulursa depolamak istiyor. Düzenli ve kaliteli bir uyku, evde otururken bile yağ yakımını destekleyen o gizli kahraman işte, ama biz hep onu göz ardı ediyoruz...
Bazen aynaya bakıp "Bugün de bir şey değişmedi" diye hayıflanır insan, o sabırsızlık hissi yok mu, insanı bitiriyor. Kilo vermek bir gecede alınan o kiloların hop diye gitmesi süreci değil, zamana yayılması gereken, sindire sindire yaşanması icap eden bir yolculuk. Kendine şefkat göstermeyi öğrendiğin an, o basküldeki sayıların da aslında o kadar korkutucu olmadığını, her şeyin yavaş yavaş yoluna girdiğini göreceksin.
Mutfak tezgahının üzerindeki o beyaz ekmek sepeti var ya, işte bütün mesele aslında onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzla alakalı, yani dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. İşlenmiş gıdaları, paketli o renkli kutuları yavaşça hayatımızdan çıkarmak, yerlerine pazar tezgahından taze taze seçilmiş sebzeleri koymak o kadar büyük bir devrim ki... Vallahi billahi, insan beslenme alışkanlığını değiştirince üzerindeki o ağır sis perdesi kalkıyor, hafifliyor, hafifledikçe de doğru yolda olduğunu anlıyor zaten.
Evde zayıflamak denince akla hemen öyle çılgın halı saha maçları ya da saatlerce süren ağır kardiyolar gelmesin, inan hiç gerek yok. Koridorda yapılan tempolu bir yürüyüş, YouTube'dan açılan sakin bir yoga videosu ya da ne bileyim, en sevdiğin şarkıda deli gibi dans etmek bile o kadar çok şeyi değiştiriyor ki... Vücut hareket etmek istiyor aslında, biz onu koltuğa mahkûm ettikçe o da bize küsüyor, o yüzden ufak ufak, hiç acele etmeden başlamak lazım.
Su bardağının masanın üzerinde duruşu bile bir mesajdır bazen, hani bakar bakmaz anlarsın ya susadığını ama hep ertelersin... Gün içinde o sürahiyi bitirmek, metabolizmanın çarklarına taze bir su dökmek gibi, öyle tıkır tıkır çalıştırıyor ki içeriyi. Çoğu zaman açlık sandığımız o kazınma hissi var ya, aslında vücudun "Bana biraz su ver" çığlığından başka bir şey değil sanki, işte bunu fark ettiğin an oyunun rengi tamamen değişiyor.
Uykusuz geçen gecelerin sabahında canının nasıl sürekli tatlı, hamur işi çektiğini bir düşün, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksın. Hormonlar o kadar hassas bir dengede duruyor ki, gece o uykuyu tam alamayınca ertesi gün vücut adeta hayatta kalma moduna geçip ne bulursa depolamak istiyor. Düzenli ve kaliteli bir uyku, evde otururken bile yağ yakımını destekleyen o gizli kahraman işte, ama biz hep onu göz ardı ediyoruz...
Bazen aynaya bakıp "Bugün de bir şey değişmedi" diye hayıflanır insan, o sabırsızlık hissi yok mu, insanı bitiriyor. Kilo vermek bir gecede alınan o kiloların hop diye gitmesi süreci değil, zamana yayılması gereken, sindire sindire yaşanması icap eden bir yolculuk. Kendine şefkat göstermeyi öğrendiğin an, o basküldeki sayıların da aslında o kadar korkutucu olmadığını, her şeyin yavaş yavaş yoluna girdiğini göreceksin.