Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllar geçtikçe aynadaki o yorgun, sanki dünyaya küsmüş gibi duran bakışların sorumlusu aslında gözleriniz değil, yavaşça aşağı sarkan kaşlarınızdır dersem ne dersiniz? Hani bazen sabah kalkarsınız, uykunuzu almışsınızdır ama herkes "Hayırdır, neye sinirlendin?" diye sorar ya, işte tam olarak bu durumdan bahsediyorum. Endoskopik kaş kaldırma denilen bu modern yöntem, tam da bu noktada devreye girip, şakakların arkasındaki saçlı derinin içine gizlenen milimetrik kesilerle girilerek, o yerçekimine yenik düşmüş dokuları yukarıya, olmaları gereken yere taşımayı hedefleyen son derece zarif bir cerrahi müdahaledir. Eski usul ameliyatlar gibi boydan boya kafayı kesip germek yok artık, teknoloji sağ olsun, ucunda minik bir kamera olan o incecik çubuklar sayesinde içeride ne var ne yoksa görerek, dokulara hiç zarar vermeden bu işi tereyağından kıl çeker gibi hallediveriyorlar. Vallahi billahi, operasyon sonrasında saçların arasına gizlenen o küçücük dikiş izlerini büyüteçle arasınız bile bulamazsınız, öyle temiz, öyle izsiz bir iş.
Alnınızı kırıştırıp yukarı bakmaya çalıştığınızda o oluşan derin çizgiler var ya, işte onlar aslında kaşlarınızı yukarıda tutmak için çırpınan alın kaslarınızın imdat çığlıklarıdır diyebiliriz. Yaş almayla beraber şakak bölgesindeki bağ dokuları gevşer, yağ yastıkçıkları aşağı doğru kaymaya başlar ve sonuçta üst göz kapağının üzerine binen, insanı olduğundan on yaş daha yaşlı gösteren o ağır, yorgun çatı yapısı ortaya çıkar. İşte bu endoskopik yöntemle, o sarkan yapılar kemik zarıyla birlikte serbestleştirilip yukarıya doğru asılıyor ki, bu sayede hem gözün üzerindeki o gereksiz yük kalkıyor hem de bakışlara o özlenen dinamik, taze ve canlı hava kendiliğinden geri geliveriyor. Aslında yapılan şey tam olarak bir mimari restorasyon; binanın temel kolonlarını güçlendirip çatıyı yukarı kaldırmak gibi bir şey yani... Hem de öyle abartılı, şaşırmış gibi duran yapay bir gerginlikten bahsetmiyorum, tamamen sizin yirmi yıl önceki doğal ifadeniz neyse ona sadık kalınarak yapılan son derece rafine bir dokunuş bu.
Peki bu sürece karar verirken nelere dikkat etmek, nasıl bir yol izlemek gerekiyor derseniz, işin sırrı kesinlikle doğru cerrahı bulup onunla aynı dilde konuşabilmekte yatıyor diyebilirim. Ameliyattan sonraki o ilk birkaç gün alında hafif bir gerginlik, belki göz çevresinde birazcık morluk veya şişlik olması o kadar normal ki, sakın ola aynaya bakıp panik yapmayın, hepsi gelip geçici şeyler. İyileşme süreci eski yöntemlerle kıyaslanamayacak kadar hızlı ilerliyor çünkü içeride öyle büyük bir travma, kesilip atılan devasa dokular falan yok, sadece yer değiştirme ve içeriden dikişlerle sabitleme söz konusu. Ameliyattan çıktığınızda kafanızda sıkı bir bandaj göreceksiniz, bu bandaj hem şişlikleri önlemek hem de yeni yerine taşınan dokuların oraya sımsıkı yapışmasını sağlamak için adeta hayati bir görev üstleniyor. Bir haftanın sonunda o bandajlar çıkıp da yüzünüzdeki ödem yavaş yavaş dağılmaya başladığında, yüzünüze gelen o dinlenmiş, tatilden yeni dönmüş gibi enerjik ifadeyi görünce insan gerçekten "İyi ki yaptırmışım" diyor abi ya...
Alnınızı kırıştırıp yukarı bakmaya çalıştığınızda o oluşan derin çizgiler var ya, işte onlar aslında kaşlarınızı yukarıda tutmak için çırpınan alın kaslarınızın imdat çığlıklarıdır diyebiliriz. Yaş almayla beraber şakak bölgesindeki bağ dokuları gevşer, yağ yastıkçıkları aşağı doğru kaymaya başlar ve sonuçta üst göz kapağının üzerine binen, insanı olduğundan on yaş daha yaşlı gösteren o ağır, yorgun çatı yapısı ortaya çıkar. İşte bu endoskopik yöntemle, o sarkan yapılar kemik zarıyla birlikte serbestleştirilip yukarıya doğru asılıyor ki, bu sayede hem gözün üzerindeki o gereksiz yük kalkıyor hem de bakışlara o özlenen dinamik, taze ve canlı hava kendiliğinden geri geliveriyor. Aslında yapılan şey tam olarak bir mimari restorasyon; binanın temel kolonlarını güçlendirip çatıyı yukarı kaldırmak gibi bir şey yani... Hem de öyle abartılı, şaşırmış gibi duran yapay bir gerginlikten bahsetmiyorum, tamamen sizin yirmi yıl önceki doğal ifadeniz neyse ona sadık kalınarak yapılan son derece rafine bir dokunuş bu.
Peki bu sürece karar verirken nelere dikkat etmek, nasıl bir yol izlemek gerekiyor derseniz, işin sırrı kesinlikle doğru cerrahı bulup onunla aynı dilde konuşabilmekte yatıyor diyebilirim. Ameliyattan sonraki o ilk birkaç gün alında hafif bir gerginlik, belki göz çevresinde birazcık morluk veya şişlik olması o kadar normal ki, sakın ola aynaya bakıp panik yapmayın, hepsi gelip geçici şeyler. İyileşme süreci eski yöntemlerle kıyaslanamayacak kadar hızlı ilerliyor çünkü içeride öyle büyük bir travma, kesilip atılan devasa dokular falan yok, sadece yer değiştirme ve içeriden dikişlerle sabitleme söz konusu. Ameliyattan çıktığınızda kafanızda sıkı bir bandaj göreceksiniz, bu bandaj hem şişlikleri önlemek hem de yeni yerine taşınan dokuların oraya sımsıkı yapışmasını sağlamak için adeta hayati bir görev üstleniyor. Bir haftanın sonunda o bandajlar çıkıp da yüzünüzdeki ödem yavaş yavaş dağılmaya başladığında, yüzünüze gelen o dinlenmiş, tatilden yeni dönmüş gibi enerjik ifadeyi görünce insan gerçekten "İyi ki yaptırmışım" diyor abi ya...