Eklem ağrıları neden olur?

Eklem ağrıları neden olur?

Ahmet Katan

Kayıtlı Kullanıcı
Puan 0
Çözümler 0
Katılım
15 Haz 2026
Mesajlar
421
Tepkime puanı
0
Ahmet Katan
İnsan dediğin, en nihayetinde kemikten bir çatının üzerine giydirilmiş et ve asaptan ibaret bir muamma... Gün geliyor, o hiç düşünmeden merdivenleri üçer beşer tırmanan bacaklar, sabah yataktan kalkarken sanki paslı bir menteşeymiş gibi gıcırdıyor. Diz kapaklarında biriken o tuhaf sızı, aslına bakarsan sadece biyolojik bir yıpranma değil, hayatın hızına yetişmeye çalışırken ruhun bedene bıraktığı bir tür sessiz protesto. Biz fark etmiyoruz ama kıkırdaklar o amansız sürtünmeye dayanmaya çalışırken yavaş yavaş pes ediyor işte. Hani bazen bir kapı gıcırdayınca hemen yağlamaya koşarsın ya, vallahi billahi kendi gövdemize o kadar şefkat göstermiyoruz. Hava değişirken sızlayan o omuz başları, aslında ödenmemiş faturalar gibi birikmiş yorgunlukların faturası.

Zaman, en büyük ve en acımasız heykeltıraş; seni öyle bir yontuyor ki, nerenin eksildiğini ancak canın yandığında anlıyorsun. Yaş almak diyorlar buna kibarca, oysa düpedüz eskimektir bu, her canlının payına düşen o kaçınılmaz yıpranış... Gençken taş taşısan bana mısın demeyen o bilekler, gün geliyor elindeki bir fincan kahveyi taşırken bile gizli bir sitemle titriyor. Romatizma denen o sinsi misafir mi kapıyı çalıyor, yoksa kıkırdak dokunun o pamuksu yapısı un ufak olup kemiği kemiğe mi düşürüyor, kim bilir? Bazen bir ağrı başlar, nereye ait olduğunu bilemezsin; tüm iskeletin tek bir noktada düğümlenir sanki. Bir tıp kitabını açsan bin tane tıbbi terim fırlatır yüzüne, inflamasyon der, osteoartrit der, her ne karın ağrısıysa işte... Ama mesele o süslü kelimeler değil abi, mesele sabahları o ilk adımı atarken kalbini ağzına getiren o keskin sızı.

Hareketsizliğin konforlu tuzağına düşen modern insan, kendi eliyle inşa ettiği o korunaklı hapishanede aslında yavaş yavaş kireçleniyor. Koltuktan kalkıp televizyonun kumandasına uzanırken bile belinde o kırılma hissini yaşayan biri, doğanın ona sunduğu hareket etme mucizesine ihanet etmiş sayılmaz mı? Eklemler hareket ettikçe var olan, durdukça kendi kendini kemiren o garip mekanizmalar... Sen onları çalıştırmadıkça, o eklem sıvısı kuruyor, bağlar esnekliğini kaybediyor ve nihayetinde katı bir oduna dönüyorsun. Spor salonlarında deli gibi ağırlık basmaktan bahsetmiyorum yahu, sadece yürümek, biraz esnemek, gökyüzüne doğru bir parça gerinmek bile yetecek belki de... İnsan bazen sadece durduğu yerde eskir, paslanır, çürür de ruhu duymaz.

Beslenme çantamızda ne taşıyorsak, dizimizde, dirseğimizde onun tortusu birikiyor, bunu kabul etmesek de gerçek tam olarak bu. İçtiğimiz o asitli içecekler, raf ömrü uzasın diye kimyasala boğulmuş paketli gıdalar, vücudun o canım kalsiyum dengesini altüst ederken ne bekliyorduk ki zaten? Kemiklerin o gözenekli yapısı zamanla zayıflıyor, bağ dokuları elastikiyetini kaybediyor ve sistem bir yerden sonra "benden bu kadar" diyor. Bir parça sakatat suyu, belki biraz paça çorbası ya da ne bileyim, doğanın bize sunduğu o saf kolajen kaynakları... Eskiler neden bu kadar sağlamdı sanıyorsun, adamlar topraktan geleni, olduğu gibi, hilesiz hurdasız yerdi vallahi. Şimdi ise yapay bir dünyada, yapay eklemlerle yürümeye çalışan şaşkın yolcular gibiyiz.

Ruhun taşıdığı ağır yükler, o görünmez çuvallar, en çok da omuzlara ve dizlere biner, kim ne derse desin. Stres dediğin o modern zaman illeti, sadece beynini kemirmekle kalmıyor, kaslarını öyle bir kasıyor ki, eklemlerin arasındaki o milimetrik boşluklar tamamen kapanıyor. İçi sıkılan bir insanın yürüyüşüne bak, omuzları çökük, adımları ağırdır; çünkü o sadece bedenini değil, dertlerini de taşımaktadır o dizlerde. Bazen bir doktora gidersin, tahliller tertemiz çıkar ama acıdan yerinde duramazsın ya... İşte o anlarda bedenin çığlığını duymak, ruhu biraz hafifletmek, hayatın o bitmek bilmeyen koşturmasına bir es vermek gerekiyor belki de. Yoksa o sızılar hiç bitmeyecek, o eklemler hep o gizli yükün altında ezilecek...
 
Geri