Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen yaz Ankara’dan Antalya’ya arabayla hiç durmadan inmiştim, hatırlıyorum. Direksiyon başında geçen o altı saatten sonra sağ bacağımda öyle tuhaf bir sızı başladı ki... Hani spor yaparsın da ertesi gün hamlık ağrısı çöker ya, aynen öyle bir şey. Ama geçmedi. Meğer o sessiz sedasız bacağıma yerleşen şey derin ven trombozu, yani bildiğimiz pıhtıymış. İnsan konduramıyor kendine, basit bir kramp deyip geçiştiriyor. İşte tam da bu yüzden o bacakta aniden beliren, yürürken kendini daha çok hissettiren ağrılara karşı biraz uyanık olmak lazım abi.
Sol bileğim sağdakine göre neredeyse iki katı kalınlığa ulaştığında işin rengi değişti tabi. Şişlik dediğin şey bazen öyle sinsice yayılıyor ki, çorabın lastiği bacağınızı sıkana kadar fark etmiyorsunuz bile. Derin ven trombozu belirtileri arasında en net olanı, iki bacak arasındaki o gözle görülür hacim farkıdır. Bir taraf normal dururken, diğer taraf resmen ödemle şişer. Hani dokunursun, parmağının izi kalır ya etin üstünde... Eğer aynaya baktığında bacaklarından biri diğerine küsmüş gibi duruyorsa, orada bir durup düşünmek gerekiyor vallahi.
Cildin rengi öyle bir hal alıyor ki, sanki içeride bir şeyler gizliden gizliye yanıyor. Pıhtının olduğu bölge önce hafifçe kızarır, sonra o kızarıklık yerini morumsu, tuhaf bir koyuluğa bırakır. Dokunduğunuz an elinize gelen o sıcaklık hissi ise cabası. Resmen bacağınızın bir noktası diğer yerlere göre daha sıcak, daha alevlidir. Hani ateşiniz çıkar da alnınız yanar ya, bacağın o bölgesi de aynen öyle kendi içinde nöbet geçirir. Teninizin rengi size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur aslında o an, sadece dinlemeyi bilmek gerek.
Gece yarısı aniden uykudan uyanıp da bacağını nereye koyacağını bilememek çok fena bir his. Hani ne uzatabilirsin ne de kendine doğru çekebilirsin... Üstelik bu ağrı öyle masaj yapınca, kas gevşetici sürünce falan hafifleyen türden bir şey de değil. Derin venlerdeki o tıkanıklık, kanın yukarı çıkmasını engelledikçe içerideki basınç artar. Basınç arttıkça da bacak resmen zonklamaya başlar. Durup dururken ortaya çıkan bu kalıcı sızıları, hani "yarına bir şeyim kalmaz" diyerek geçiştirmemek gerekiyor, gerçekten.
Merdivenleri çıkarken bir anda nefes nefese kaldığımı fark ettiğim o anı hiç unutamam. Göğsümde sanki biri oturuyormuş gibi ağır bir baskı, ardından gelen ani bir öksürük krizi... Meğer bacakta başlayan o hikaye, yukarıya, akciğerlere kadar tırmanmış. Eğer derin ven trombozu belirtileri zamanında fark edilmezse, pıhtı yerinden kopup yukarı fırlayabiliyor. Nefes darlığı veya göğüste batma hissi başladığı an iş artık bacağı aşmış demektir. Yani diyeceğim o ki, vücudun alt tarafında başlayan bir alarm, bir anda yukarıda yangına sebep olabiliyor...
Uzun uçak yolculukları, saatlerce bilgisayar başında hareketsiz kalmalar, ameliyat sonraları... Aslında risk dediğimiz şey hayatın tam da göbeğinde oturuyor. Bazen sadece bir iki saatte bir kalkıp şöyle bir turlamak, ayak bileklerini dairesel hareketlerle oynatmak bile o damarların içindeki trafiği rahatlatmaya yetiyor. Kendinize yapacağınız en büyük iyilik, o kanın orada göllenmesine izin vermemek. Çünkü o damarlar bir kez tıkanmaya görsün, arkasından gelen süreç insanı gerçekten çok yoruyor. Dikkat etmek lazım, hem de çok...
Sol bileğim sağdakine göre neredeyse iki katı kalınlığa ulaştığında işin rengi değişti tabi. Şişlik dediğin şey bazen öyle sinsice yayılıyor ki, çorabın lastiği bacağınızı sıkana kadar fark etmiyorsunuz bile. Derin ven trombozu belirtileri arasında en net olanı, iki bacak arasındaki o gözle görülür hacim farkıdır. Bir taraf normal dururken, diğer taraf resmen ödemle şişer. Hani dokunursun, parmağının izi kalır ya etin üstünde... Eğer aynaya baktığında bacaklarından biri diğerine küsmüş gibi duruyorsa, orada bir durup düşünmek gerekiyor vallahi.
Cildin rengi öyle bir hal alıyor ki, sanki içeride bir şeyler gizliden gizliye yanıyor. Pıhtının olduğu bölge önce hafifçe kızarır, sonra o kızarıklık yerini morumsu, tuhaf bir koyuluğa bırakır. Dokunduğunuz an elinize gelen o sıcaklık hissi ise cabası. Resmen bacağınızın bir noktası diğer yerlere göre daha sıcak, daha alevlidir. Hani ateşiniz çıkar da alnınız yanar ya, bacağın o bölgesi de aynen öyle kendi içinde nöbet geçirir. Teninizin rengi size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur aslında o an, sadece dinlemeyi bilmek gerek.
Gece yarısı aniden uykudan uyanıp da bacağını nereye koyacağını bilememek çok fena bir his. Hani ne uzatabilirsin ne de kendine doğru çekebilirsin... Üstelik bu ağrı öyle masaj yapınca, kas gevşetici sürünce falan hafifleyen türden bir şey de değil. Derin venlerdeki o tıkanıklık, kanın yukarı çıkmasını engelledikçe içerideki basınç artar. Basınç arttıkça da bacak resmen zonklamaya başlar. Durup dururken ortaya çıkan bu kalıcı sızıları, hani "yarına bir şeyim kalmaz" diyerek geçiştirmemek gerekiyor, gerçekten.
Merdivenleri çıkarken bir anda nefes nefese kaldığımı fark ettiğim o anı hiç unutamam. Göğsümde sanki biri oturuyormuş gibi ağır bir baskı, ardından gelen ani bir öksürük krizi... Meğer bacakta başlayan o hikaye, yukarıya, akciğerlere kadar tırmanmış. Eğer derin ven trombozu belirtileri zamanında fark edilmezse, pıhtı yerinden kopup yukarı fırlayabiliyor. Nefes darlığı veya göğüste batma hissi başladığı an iş artık bacağı aşmış demektir. Yani diyeceğim o ki, vücudun alt tarafında başlayan bir alarm, bir anda yukarıda yangına sebep olabiliyor...
Uzun uçak yolculukları, saatlerce bilgisayar başında hareketsiz kalmalar, ameliyat sonraları... Aslında risk dediğimiz şey hayatın tam da göbeğinde oturuyor. Bazen sadece bir iki saatte bir kalkıp şöyle bir turlamak, ayak bileklerini dairesel hareketlerle oynatmak bile o damarların içindeki trafiği rahatlatmaya yetiyor. Kendinize yapacağınız en büyük iyilik, o kanın orada göllenmesine izin vermemek. Çünkü o damarlar bir kez tıkanmaya görsün, arkasından gelen süreç insanı gerçekten çok yoruyor. Dikkat etmek lazım, hem de çok...