Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllarca gazeteci kimliğimle ne haberlerin, ne karmaşık dosyaların peşinden koştum ama bir bebeğin ilk dişini çıkarma sancısına şahit olmak... İnanın bana, dünyadaki en belirsiz haberi takip etmekten bile daha kafa karıştırıcı olabiliyor. O minicik diş eti kızarmaya başladığı an, evdeki bütün yerleşik düzen bir anda yerle yeksan oluyor vallahi. Bebek kucaktan inmek bilmez, iştah desen tepe taklak gider, geceleri o mışıl mışıl uyuyan çocuktan eser kalmaz. Şaşkınlıkla ne yapacağınızı bilemezsiniz bazen, hani o kitabi bilgiler de o an bir işe yaramaz ya... Süreç tamamen doğanın kendi ritmiyle ilerliyor ve sizin tek yapabileceğiniz şey, o minik bedenle birlikte bu dalgalı denizde sakince yüzmeyi öğrenmek.
Ateşin bir an tavan yapıp sonra aniden düşmesi, diş çıkarma döneminin en kurnaz oyunlarından biridir aslında. Çocuk doktorlarının "hafif ateş olur" dediği o derece, annelerin veya babaların elinde bir anda kocaman bir endişe balonuna dönüşüverir. Kucağınızda sıcacık, alev alev yanan bir bedenle sabahı ederken bulursunuz kendinizi. Acaba üşüttü mü, salgın bir virüs mü kaptı, yoksa sadece o minik beyaz inci mi yüzeye çıkmaya çalışıyor? İnsan ister istemez ikilemde kalıyor abi, gecenin üçünde termometreye bakıp dururken kafayı yememek elde değil. Bazen sadece hafif bir sıcaklık artışıdır bu, bazen de vücudun o minik devrime verdiği kocaman bir tepki...
O salya akıntıları yok mu, evin her köşesini, bebeğin bütün kıyafetlerini sırılsıklam eden o önü alınamaz nehir... Bir bakmışsınız günde beş kez üst değiştiriyorsunuz, önlük yetiştirmek imkansız bir hal almış. Çenesi kızarır bebeğin, hafiften pişlik gibi bir döküntü sarar ağız çevresini. Hani bazen bir şey anlatmak istersiniz de kelimeler boğazınıza dizilir ya, işte o küçük yumurcak da o salyaların arasında sesini duyurmaya çalışır aslında. İnanılmaz bir tükürük üretimi baş gösterir, vücut adeta diş etini yumuşatmak için kendi doğal yağlayıcısını devreye sokar. Bir nevi savunma mekanizması yani, doğanın o kusursuz tasarımı işte...
Her şeyi ama her şeyi ağzına götürme hırsı, bu dönemin belki de en net, en kaçınılmaz habercisidir. Masanın kenarı, kumanda, sizin parmağınız, kendi oyuncakları... Neyi bulursa, gücü neye yeterse o damağa bastırmak ister hırsla. Çünkü o diş eti alttan alta kaşınır, öyle bir kaşıntıdır ki bu, ufaklığı deliye döndürür. Bazen bir soğuk havuç dilimi uzatırsınız eline, bazen özel soğutmalı diş kaşıyıcılar... Hani bir nebze olsun rahatlasın, o sızlayan damak biraz serinlesin diye çabalar durursunuz. Ah o diş eti baskısı yok mu...
İştahsızlık vurur bir de, o iştahlı iştahlı mama yiyen, çorbayı kaşık kaşık yutan bebek gider, yerine kaşığı görünce kafasını çeviren bir ufaklık gelir. Biberonu veya memeyi tutmak ister önce, tam emecekken birden emmeyi bırakıp çığlığı basar. Çünkü emme hareketi o an damaktaki kan akışını hızlandırır ve ağrıyı katbekat artırır. Çok zor bir durum gerçekten, aç ama yiyemiyor, yemek istiyor ama canı acıyor. Siz de elinizde tabakla arkasından dolanırsınız artık, acaba bir kaşık daha yedirebilir miyim diye. Sabır, sadece biraz daha sabır göstermek gerekiyor bu aşamada.
Geceleri aniden bastıran o içli ağlamalar, en uykusuz gecelerinizin kapısını ardına kadar aralar. Tam uyudu dersiniz, yatağına yavaşça bırakırsınız, daha kapıdan çıkmadan bir çığlık kopar. Yatay pozisyona geçmek kafa bölgesindeki basıncı artırdığı için, ağrı gece yarısı adeta ikiye katlanır. Kucağınıza alıp sallarsınız, ninni söylersiniz, odada volta atarsınız saatlerce... Vallahi insan bazen yorgunluktan ayakta uyur da farkına varmaz. Yine de o minik baş sizin göğsünüze huzurla yaslandığı an, bütün o yorgunluk bir anda buharlaşıp uçar gider.
Ateşin bir an tavan yapıp sonra aniden düşmesi, diş çıkarma döneminin en kurnaz oyunlarından biridir aslında. Çocuk doktorlarının "hafif ateş olur" dediği o derece, annelerin veya babaların elinde bir anda kocaman bir endişe balonuna dönüşüverir. Kucağınızda sıcacık, alev alev yanan bir bedenle sabahı ederken bulursunuz kendinizi. Acaba üşüttü mü, salgın bir virüs mü kaptı, yoksa sadece o minik beyaz inci mi yüzeye çıkmaya çalışıyor? İnsan ister istemez ikilemde kalıyor abi, gecenin üçünde termometreye bakıp dururken kafayı yememek elde değil. Bazen sadece hafif bir sıcaklık artışıdır bu, bazen de vücudun o minik devrime verdiği kocaman bir tepki...
O salya akıntıları yok mu, evin her köşesini, bebeğin bütün kıyafetlerini sırılsıklam eden o önü alınamaz nehir... Bir bakmışsınız günde beş kez üst değiştiriyorsunuz, önlük yetiştirmek imkansız bir hal almış. Çenesi kızarır bebeğin, hafiften pişlik gibi bir döküntü sarar ağız çevresini. Hani bazen bir şey anlatmak istersiniz de kelimeler boğazınıza dizilir ya, işte o küçük yumurcak da o salyaların arasında sesini duyurmaya çalışır aslında. İnanılmaz bir tükürük üretimi baş gösterir, vücut adeta diş etini yumuşatmak için kendi doğal yağlayıcısını devreye sokar. Bir nevi savunma mekanizması yani, doğanın o kusursuz tasarımı işte...
Her şeyi ama her şeyi ağzına götürme hırsı, bu dönemin belki de en net, en kaçınılmaz habercisidir. Masanın kenarı, kumanda, sizin parmağınız, kendi oyuncakları... Neyi bulursa, gücü neye yeterse o damağa bastırmak ister hırsla. Çünkü o diş eti alttan alta kaşınır, öyle bir kaşıntıdır ki bu, ufaklığı deliye döndürür. Bazen bir soğuk havuç dilimi uzatırsınız eline, bazen özel soğutmalı diş kaşıyıcılar... Hani bir nebze olsun rahatlasın, o sızlayan damak biraz serinlesin diye çabalar durursunuz. Ah o diş eti baskısı yok mu...
İştahsızlık vurur bir de, o iştahlı iştahlı mama yiyen, çorbayı kaşık kaşık yutan bebek gider, yerine kaşığı görünce kafasını çeviren bir ufaklık gelir. Biberonu veya memeyi tutmak ister önce, tam emecekken birden emmeyi bırakıp çığlığı basar. Çünkü emme hareketi o an damaktaki kan akışını hızlandırır ve ağrıyı katbekat artırır. Çok zor bir durum gerçekten, aç ama yiyemiyor, yemek istiyor ama canı acıyor. Siz de elinizde tabakla arkasından dolanırsınız artık, acaba bir kaşık daha yedirebilir miyim diye. Sabır, sadece biraz daha sabır göstermek gerekiyor bu aşamada.
Geceleri aniden bastıran o içli ağlamalar, en uykusuz gecelerinizin kapısını ardına kadar aralar. Tam uyudu dersiniz, yatağına yavaşça bırakırsınız, daha kapıdan çıkmadan bir çığlık kopar. Yatay pozisyona geçmek kafa bölgesindeki basıncı artırdığı için, ağrı gece yarısı adeta ikiye katlanır. Kucağınıza alıp sallarsınız, ninni söylersiniz, odada volta atarsınız saatlerce... Vallahi insan bazen yorgunluktan ayakta uyur da farkına varmaz. Yine de o minik baş sizin göğsünüze huzurla yaslandığı an, bütün o yorgunluk bir anda buharlaşıp uçar gider.