Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Gecenin bir yarısı o alın sıcaklığını hissetmek... Dünyanın en ağır yükü o an o küçük alına sığar sanki, insanın eli ayağı birbirine dolanır. Telaşlanmamak elde değil ki, vallahi billahi her defasında ilk kez yaşıyormuşuz gibi bir korku çöküyor içimize. Aslında vücudun savaştığını, o küçük kahramanın antrenman yaptığını bilsek de kalbimize söz geçiremiyoruz işte.
Hemen her şeyi soyup çıplak bırakmak geliyor ilk başta içimizden, ama o kadar da acele etmesek mi? Üzerindeki kalın kıyafetleri tek kat hafif bir pamukluyla değiştirmek bile o sıkışmış ısıyı dışarı salmaya yetiyor bazen. Bir de odanın havası... Şöyle hafifçe serin, esintisiz ama taze bir oda her şeyden daha iyi geliyor o an çocuklara.
Ilık duş dedikleri şey de bazen tam bir işkenceye dönebiliyor, çocuk avaz avaz ağlarken o suya sokmaya çalışmak... Titreyen bir bebeği soğuk suyun altına sokmak ateşi düşürmüyor abi ya, aksine vücut daha çok ısı üretiyor savunma mekanizmasıyla. Şöyle oda sıcaklığında, ıslatılmış yumuşak bir bezle eklem yerlerine, koltuk altlarına hafif hafif dokunmak çok daha insani, çok daha sakinleştirici bir yol sanki.
Sıvı, illa ki sıvı... Anne sütüyse durmadan emzirmek, biraz daha büyüdüyse yudum yudum su içirmek o kadar kıymetli ki bu aşamada. Vücut içerideki yangını söndürmek için sürekli su kaybediyor çünkü, o suyu yerine koymadıkça o derece bir türlü aşağı inmek bilmiyor.
Halk arasında o kulaktan kulağa yayılan sirke, alkol efsaneleri yok mu... Gözenekleri tıkayıp ateşi daha çok içeri hapsettiğini bile bile hâlâ o kokulara sığınanlar var aramızda, yapmayalım ne olur. Kimyasal ne varsa o hassas tenlerden uzak tutmak, sadece saf suyun mucizesine inanmak en doğrusu galiba.
Yine de içimizdeki o git gelli şüphe... Ateş düşürücü şuruplara sarılmadan önce saate bakmak, dozu milim milim ayarlamak ve mutlaka bir uzmanın sesini duymak gerekiyor. Baktık ki çocuk uykulu, gözünü açamıyor ya da tam tersi hiç durmadan ağlıyor... İşte o an hiç düşünmeden profesyonel bir ele teslim etmek gerek o narin canı.
Hemen her şeyi soyup çıplak bırakmak geliyor ilk başta içimizden, ama o kadar da acele etmesek mi? Üzerindeki kalın kıyafetleri tek kat hafif bir pamukluyla değiştirmek bile o sıkışmış ısıyı dışarı salmaya yetiyor bazen. Bir de odanın havası... Şöyle hafifçe serin, esintisiz ama taze bir oda her şeyden daha iyi geliyor o an çocuklara.
Ilık duş dedikleri şey de bazen tam bir işkenceye dönebiliyor, çocuk avaz avaz ağlarken o suya sokmaya çalışmak... Titreyen bir bebeği soğuk suyun altına sokmak ateşi düşürmüyor abi ya, aksine vücut daha çok ısı üretiyor savunma mekanizmasıyla. Şöyle oda sıcaklığında, ıslatılmış yumuşak bir bezle eklem yerlerine, koltuk altlarına hafif hafif dokunmak çok daha insani, çok daha sakinleştirici bir yol sanki.
Sıvı, illa ki sıvı... Anne sütüyse durmadan emzirmek, biraz daha büyüdüyse yudum yudum su içirmek o kadar kıymetli ki bu aşamada. Vücut içerideki yangını söndürmek için sürekli su kaybediyor çünkü, o suyu yerine koymadıkça o derece bir türlü aşağı inmek bilmiyor.
Halk arasında o kulaktan kulağa yayılan sirke, alkol efsaneleri yok mu... Gözenekleri tıkayıp ateşi daha çok içeri hapsettiğini bile bile hâlâ o kokulara sığınanlar var aramızda, yapmayalım ne olur. Kimyasal ne varsa o hassas tenlerden uzak tutmak, sadece saf suyun mucizesine inanmak en doğrusu galiba.
Yine de içimizdeki o git gelli şüphe... Ateş düşürücü şuruplara sarılmadan önce saate bakmak, dozu milim milim ayarlamak ve mutlaka bir uzmanın sesini duymak gerekiyor. Baktık ki çocuk uykulu, gözünü açamıyor ya da tam tersi hiç durmadan ağlıyor... İşte o an hiç düşünmeden profesyonel bir ele teslim etmek gerek o narin canı.