Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Vallahi billahi her kış aynı muhabbet dönüp duruyor ama işin aslı sandığımızdan çok daha basit aslında. Sürekli mucizevi bir formül, sihirli bir hap arıyoruz da... Vücudun kendi savunma mekanizmasını ayakta tutmak için öyle dağları devirmeye gerek yok.
Uykusuz gecelerin faturasını hepimiz bir şekilde ödüyoruz, bunu kabul edelim. Günde altı saatten az uyuduğumuzda o mikrobun gelip bizi bulması tamamen an meselesi haline geliyor. Erken yatıp uykuyu almak, hani o eski toprakların yaptığı gibi...
Tabakları rengarenk doldurmak lazım diyoruz ama marketteki paketli gıdaların cazibesine de yeniliyoruz işte. Mevsiminde yenen bir portakalın, bir kase ev yoğurdunun yerini hangi takviye tutabilir ki zaten? Doğal beslenmek her zaman ilk kural.
Günde kaç adım atıyoruz acaba, hiç bunu dert ettik mi son zamanlarda? Spor salonlarında saatlerce helak olmaktan bahsetmiyorum, akşamüstü yapılan o sakin ve hafif yürüyüşler bile vücuttaki o durgun enerjiyi dağıtmaya yetiyor. Hareket hayattır derler ya, gerçekten öyle.
Stres dediğimiz o sinsi düşman... İş güç, geçim derdi derken kafayı sürekli bir şeylerle meşgul etmek sistemi içeriden kemiriyor adeta. Arada bir her şeyi boş verip sadece derin bir nefes almak, ruhu dinlendirmek gerekiyor.
Bol bol su içmek lazım abi, bu işin şakası yok. Hücrelerin düzgün çalışması, toksinlerin vücuttan bir an önce atılması tamamen o bardak bardak içtiğimiz suya bağlı. Masanızda her zaman dolu bir sürahi bulundurun derim.
Bazen de sadece biraz yavaşlamak gerekir... Kendimizi o kadar çok hırpalıyoruz ki, savunma kalkanımızın zayıflamasına şaşmamak gerek. Dinlenmeyi bir lüks değil, zorunlu bir ihtiyaç olarak görmeye başladığımız gün işler çözülecek.
Uykusuz gecelerin faturasını hepimiz bir şekilde ödüyoruz, bunu kabul edelim. Günde altı saatten az uyuduğumuzda o mikrobun gelip bizi bulması tamamen an meselesi haline geliyor. Erken yatıp uykuyu almak, hani o eski toprakların yaptığı gibi...
Tabakları rengarenk doldurmak lazım diyoruz ama marketteki paketli gıdaların cazibesine de yeniliyoruz işte. Mevsiminde yenen bir portakalın, bir kase ev yoğurdunun yerini hangi takviye tutabilir ki zaten? Doğal beslenmek her zaman ilk kural.
Günde kaç adım atıyoruz acaba, hiç bunu dert ettik mi son zamanlarda? Spor salonlarında saatlerce helak olmaktan bahsetmiyorum, akşamüstü yapılan o sakin ve hafif yürüyüşler bile vücuttaki o durgun enerjiyi dağıtmaya yetiyor. Hareket hayattır derler ya, gerçekten öyle.
Stres dediğimiz o sinsi düşman... İş güç, geçim derdi derken kafayı sürekli bir şeylerle meşgul etmek sistemi içeriden kemiriyor adeta. Arada bir her şeyi boş verip sadece derin bir nefes almak, ruhu dinlendirmek gerekiyor.
Bol bol su içmek lazım abi, bu işin şakası yok. Hücrelerin düzgün çalışması, toksinlerin vücuttan bir an önce atılması tamamen o bardak bardak içtiğimiz suya bağlı. Masanızda her zaman dolu bir sürahi bulundurun derim.
Bazen de sadece biraz yavaşlamak gerekir... Kendimizi o kadar çok hırpalıyoruz ki, savunma kalkanımızın zayıflamasına şaşmamak gerek. Dinlenmeyi bir lüks değil, zorunlu bir ihtiyaç olarak görmeye başladığımız gün işler çözülecek.