Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Modern dünya sanki hepimizi gizli bir yarışa sokmuş gibi, sürekli bir koşturmaca, sürekli arkadan birileri kovalıyormuş hissi... İşte tam burada başlıyor o içinizdeki amansız kıpırtı. Adına anksiyete diyoruz, tıp literatüründe süslü isimleri var ama düpedüz ruhun nefes alamaması hali bu. Kurtulmak mümkün mü derseniz, vallahi billahi o kadar kolay değil ama imkansız da sayılmaz.
İlaçlar, terapiler, bitki çayları, meditasyon aplikasyonları... Pazar o kadar büyük ki, insan hangisine tutunacağını şaşırıyor bazen. Kimisi hemen bir kimyasal mucize bekliyor, doktorun yazdığı o küçük haplardan medet umuyor. Yanlış mı? Asla değil, bazen beyin kimyası öyle bir altüst olur ki dışarıdan destek şarttır, mekanizmayı zorlamanın alemi yok.
Sadece o hapı yutup köşene çekilince de mucize gerçekleşmiyor abi ya, bunu herkes biliyor aslında. Kafanın içindeki o dırdırcı sesi susturmadığın sürece, en etkili şurup bile bir yere kadar idare ediyor seni. Zihni eğitmek, o karmaşık düşünce bulutlarının arasından sıyrılabilmek asıl mesele. Yani kendi kendinin gözlemcisi olacaksın, başka çare yok.
Nefes almayı unuttuk mesela, şaka gibi ama gerçekten doğru dürüst nefes alamıyoruz. Kaygı anında göğse sıkışan o yarım yamalak soluklar yok mu, işte o her şeyi tetikliyor. Şöyle derin, karnından, ciğerlerinin en ucuna kadar giden bir nefes... İnsan bazen sadece durup soluklanmayı becerebilse, o kriz anı kendiliğinden sönümlenecek zaten.
Psikoterapi koltukları bence bu çağın en kutsal mekanları arasında. Gidip orada hiç tanımadığın bir profesyonere içini dökmek, o çocukluk yaralarına falan dokunmak... Kolay iş değil ama o yumak haline gelmiş düşünceleri tek tek çözmenin en mantıklı yolu sanki bu. İçeride biriken pisliği dışarı atmadan evin temizlenmesini bekleyemeyiz ki.
Bazen de sadece kabullenmek gerekiyor, direnmeyi bırakmak yani. "Evet, şu an çok kaygılıyım ve bu geçecek" diyebilmek... Kendinle savaşmayı bıraktığın an, o canavarın da gücü azalıyor yavaş yavaş. Çünkü sen üzerine gittikçe, o da besleniyor senin korkundan, büyüyor da büyüyor.
Çevrene bir baksana, herkes bir şeylerin uzmanı olmuş, herkes sana ne yapman gerektiğini söylüyor. Yok efendim sabah beş ayini, yok gluteni kes, yok her şeye pozitif bak... Bırakın bu işleri gözünüzü seveyim, her bünyenin şifası kendine hastır. Birine iyi gelen yürüyüş, diğerini tamamen çileden çıkarabilir.
Uykusuz bir gecenin sabahında o kaygının tavan yapması tesadüf mü şimdi? Beden dediğin şey saat gibi çalışıyor, sen onu uykusuz bırakırsan, sürekli kahveyle, sigarayla pompalarsan... Motor su kaynatır elbet, kaçış yok. Kendimize iyi bakmayı, o ilkel makinayı doğru düzgün beslemeyi öğrenmek zorundayız.
Belki de en doğrusu, beklentileri biraz düşürmek, hayatı o kadar da ciddiye almamak... Sonuçta hangimiz her şeyi kontrol edebiliyoruz ki bu dünyada?
İlaçlar, terapiler, bitki çayları, meditasyon aplikasyonları... Pazar o kadar büyük ki, insan hangisine tutunacağını şaşırıyor bazen. Kimisi hemen bir kimyasal mucize bekliyor, doktorun yazdığı o küçük haplardan medet umuyor. Yanlış mı? Asla değil, bazen beyin kimyası öyle bir altüst olur ki dışarıdan destek şarttır, mekanizmayı zorlamanın alemi yok.
Sadece o hapı yutup köşene çekilince de mucize gerçekleşmiyor abi ya, bunu herkes biliyor aslında. Kafanın içindeki o dırdırcı sesi susturmadığın sürece, en etkili şurup bile bir yere kadar idare ediyor seni. Zihni eğitmek, o karmaşık düşünce bulutlarının arasından sıyrılabilmek asıl mesele. Yani kendi kendinin gözlemcisi olacaksın, başka çare yok.
Nefes almayı unuttuk mesela, şaka gibi ama gerçekten doğru dürüst nefes alamıyoruz. Kaygı anında göğse sıkışan o yarım yamalak soluklar yok mu, işte o her şeyi tetikliyor. Şöyle derin, karnından, ciğerlerinin en ucuna kadar giden bir nefes... İnsan bazen sadece durup soluklanmayı becerebilse, o kriz anı kendiliğinden sönümlenecek zaten.
Psikoterapi koltukları bence bu çağın en kutsal mekanları arasında. Gidip orada hiç tanımadığın bir profesyonere içini dökmek, o çocukluk yaralarına falan dokunmak... Kolay iş değil ama o yumak haline gelmiş düşünceleri tek tek çözmenin en mantıklı yolu sanki bu. İçeride biriken pisliği dışarı atmadan evin temizlenmesini bekleyemeyiz ki.
Bazen de sadece kabullenmek gerekiyor, direnmeyi bırakmak yani. "Evet, şu an çok kaygılıyım ve bu geçecek" diyebilmek... Kendinle savaşmayı bıraktığın an, o canavarın da gücü azalıyor yavaş yavaş. Çünkü sen üzerine gittikçe, o da besleniyor senin korkundan, büyüyor da büyüyor.
Çevrene bir baksana, herkes bir şeylerin uzmanı olmuş, herkes sana ne yapman gerektiğini söylüyor. Yok efendim sabah beş ayini, yok gluteni kes, yok her şeye pozitif bak... Bırakın bu işleri gözünüzü seveyim, her bünyenin şifası kendine hastır. Birine iyi gelen yürüyüş, diğerini tamamen çileden çıkarabilir.
Uykusuz bir gecenin sabahında o kaygının tavan yapması tesadüf mü şimdi? Beden dediğin şey saat gibi çalışıyor, sen onu uykusuz bırakırsan, sürekli kahveyle, sigarayla pompalarsan... Motor su kaynatır elbet, kaçış yok. Kendimize iyi bakmayı, o ilkel makinayı doğru düzgün beslemeyi öğrenmek zorundayız.
Belki de en doğrusu, beklentileri biraz düşürmek, hayatı o kadar da ciddiye almamak... Sonuçta hangimiz her şeyi kontrol edebiliyoruz ki bu dünyada?