Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Çocukken yaz tatillerinde, anneannemin bahçesindeki o devasa ceviz ağacının altında kurulan masayı hatırlıyorum; güneş daha yeni batıyor olurdu, saat taş çatlasın yediydi ve herkes kıtlıktan çıkmış gibi tabağına yumulurdu. Şimdilerde ise plazalardan çıkıp eve varmamız sekizi, dokuzu buluyor, haliyle o eski sofraların bereketi de zamanlaması da tarih oldu. Sahi, ne ara bu kadar geç yemeye başladık ve asıl önemlisi, biyolojik saatimiz bu duruma ne diyor? Vücudun bir ritmi var vallahi, siz aksini iddia etseniz de o akşam ezanıyla birlikte yavaş yavaş vites küçültmek, dinlenme moduna geçmek istiyor aslında.
Ofisteki masamda oturmuş, önümdeki bilgisayar ekranına bakarken saatime gözüm ilişti; akrep dokuzu çoktan geçmiş, yelkovan ise gece yarısına doğru adeta depar atıyordu. İşte tam o an, midemden gelen o derin gurultuyla irkildim ve kendime şu soruyu sordum: Bu saatte yiyeceğim o ağır lokmalar beni sabaha kadar nasıl uyutacak? Biz modern şehir insanları, gündüzün koşturmacasından akşamın nasıl geldiğini anlamıyoruz, sonra da gece yarısı buzdolabının kapısında buluyoruz kendimizi... Erken yemek hem sindirim sistemini rahatlatıyor hem de uyku kalitesini doğrudan etkiliyor, bunu hepimiz yaşayarak tecrübe etmişizdir zaten.
Geçen hafta eski bir dostla Kadıköy'de karşılaştık; adam resmen erimiş, gençleşmiş, gözlerinin içi parlıyor, ne yaptın diye sordum tabii hemen. Meğer tek yaptığı, akşam saat altıdan sonra ağzına tek bir lokma dahi koymamakmış, sadece su ve bitki çayıyla geçiştiriyormuş geceyi. Hani hep derler ya sirkadiyen ritim diye, işte o mevzu tamamen gerçek abi, vücut karanlık bastırınca metabolizmayı yavaşlatıyor. Eğer siz saat onda o ağır soslu makarnayı gömerseniz, mide sabaha kadar fabrika gibi çalışmak zorunda kalır ve siz de yorgun uyanırsınız.
Geçenlerde bir tıp dergisinde okuduğum makale, tam da bu geç saatte yeme alışkanlığının hormonal dengemizi nasıl altüst ettiğini açık açık anlatıyordu. İnsülin direnci dedikleri o baş belası şey, aslında hücrelerimizin "yeterBizim köyün kahvesinde yaz kış akşam ezanı okundumu hayat durur, sofralar kurulurdu. O zamanlar buralara ne modern diyetisyenler uğramıştı ne de "aralıklı oruç" felsefesi köy kahvesine teşrif etmişti ama herkes saatin farkındaydı. Şimdi bakıyorum da şehir hayatında saat dokuzda, tıkabasa mantı yiyen insanları gördükçe içim sızlıyor vallahi billahi. Biyolojik saat dediğimiz o görünmez çark, biz ne kadar inkar etsek de tıkır tıkır işliyor aslında. Güneş batarken vücut yavaş yavaş vites küçültüyor, metabolizma hızımız adeta kış uykusuna hazırlanır gibi bir tempoya giriyor. E hal böyleyken, o saatten sonra mideyi yormak niye?
Geçen gün bizim hanımla mutfakta oturmuş, eski ramazan sofralarından konuşuyoruz. Hani o iftar biter bitmez gelen tatlı bir ağırlık vardır ya, işte o aslında vücudun "ben artık sindirimle uğraşmak istemiyorum" çığlığıdır. Akademik literatür de bunu sirkadiyen ritim olarak adlandırıyor işte, ne eksik ne fazla. Hücrelerin yenilenme evresine geçeceği saatte biz onlara hâlâ köfte, pilav öğütmeye çalışıyoruz. İşin aslı, uykuya dalmadan en az üç, hatta mümkünse dört saat önce o çatalı bıçağı masaya bırakmış olmak gerekiyor. Yoksa o gece uykusu ne uykudur ne dinlenme...
Sahi, siz en son ne zaman hafif bir mideyle yatağa girip kuş gibi hafif uyandınız? Hatırlamıyorsunuz bile belki de, çünkü çoğumuz akşam altıdan sonra mutfağın önünden geçerken bile kendimizi buzdolabının kapağını açmış buluyoruz abi ya. Hormon dengemiz, özellikle de o meşhur melatonin, karanlık çöktüğünde zirve yapmaya programlanmış bir kere. Biz gidip geç saatte insülin patlaması yaşatınca, o güzelim melatonin ne yapsın, küsüp gidiyor köşesine. Sonra gelsin sabahki o yorgun argın uyanmalar, o bitmek bilmeyen baş ağrıları. Şöyle bir kendimizi dinlesek, aslında ne zaman durmamız gerektiğini o kadar iyi biliyoruz ki.
Büyük şehirlerin o bitmeyen trafiği, geç biten mesaileri yüzünden hepimiz birer saat kurbanıyız aslına bakarsanız. Ama yine de bir çıkış yolu bulmalı, akşam öğününü günün ana odak noktası olmaktan yavaş yavaş çıkarmalıyız diye düşünüyoruz. Mesela saat yedi dedin mi o defter kapanmalı bize göre, en azından ağır yemekler için. Tabii ki canımız bir şeyler çekmeyecek mi, çekecek illa ki. Bir bardak bitki çayı, belki birkaç tane çiğ badem... Neyse, işte o kadarı da nazarlık olsun artık.
Ofisteki masamda oturmuş, önümdeki bilgisayar ekranına bakarken saatime gözüm ilişti; akrep dokuzu çoktan geçmiş, yelkovan ise gece yarısına doğru adeta depar atıyordu. İşte tam o an, midemden gelen o derin gurultuyla irkildim ve kendime şu soruyu sordum: Bu saatte yiyeceğim o ağır lokmalar beni sabaha kadar nasıl uyutacak? Biz modern şehir insanları, gündüzün koşturmacasından akşamın nasıl geldiğini anlamıyoruz, sonra da gece yarısı buzdolabının kapısında buluyoruz kendimizi... Erken yemek hem sindirim sistemini rahatlatıyor hem de uyku kalitesini doğrudan etkiliyor, bunu hepimiz yaşayarak tecrübe etmişizdir zaten.
Geçen hafta eski bir dostla Kadıköy'de karşılaştık; adam resmen erimiş, gençleşmiş, gözlerinin içi parlıyor, ne yaptın diye sordum tabii hemen. Meğer tek yaptığı, akşam saat altıdan sonra ağzına tek bir lokma dahi koymamakmış, sadece su ve bitki çayıyla geçiştiriyormuş geceyi. Hani hep derler ya sirkadiyen ritim diye, işte o mevzu tamamen gerçek abi, vücut karanlık bastırınca metabolizmayı yavaşlatıyor. Eğer siz saat onda o ağır soslu makarnayı gömerseniz, mide sabaha kadar fabrika gibi çalışmak zorunda kalır ve siz de yorgun uyanırsınız.
Geçenlerde bir tıp dergisinde okuduğum makale, tam da bu geç saatte yeme alışkanlığının hormonal dengemizi nasıl altüst ettiğini açık açık anlatıyordu. İnsülin direnci dedikleri o baş belası şey, aslında hücrelerimizin "yeterBizim köyün kahvesinde yaz kış akşam ezanı okundumu hayat durur, sofralar kurulurdu. O zamanlar buralara ne modern diyetisyenler uğramıştı ne de "aralıklı oruç" felsefesi köy kahvesine teşrif etmişti ama herkes saatin farkındaydı. Şimdi bakıyorum da şehir hayatında saat dokuzda, tıkabasa mantı yiyen insanları gördükçe içim sızlıyor vallahi billahi. Biyolojik saat dediğimiz o görünmez çark, biz ne kadar inkar etsek de tıkır tıkır işliyor aslında. Güneş batarken vücut yavaş yavaş vites küçültüyor, metabolizma hızımız adeta kış uykusuna hazırlanır gibi bir tempoya giriyor. E hal böyleyken, o saatten sonra mideyi yormak niye?
Geçen gün bizim hanımla mutfakta oturmuş, eski ramazan sofralarından konuşuyoruz. Hani o iftar biter bitmez gelen tatlı bir ağırlık vardır ya, işte o aslında vücudun "ben artık sindirimle uğraşmak istemiyorum" çığlığıdır. Akademik literatür de bunu sirkadiyen ritim olarak adlandırıyor işte, ne eksik ne fazla. Hücrelerin yenilenme evresine geçeceği saatte biz onlara hâlâ köfte, pilav öğütmeye çalışıyoruz. İşin aslı, uykuya dalmadan en az üç, hatta mümkünse dört saat önce o çatalı bıçağı masaya bırakmış olmak gerekiyor. Yoksa o gece uykusu ne uykudur ne dinlenme...
Sahi, siz en son ne zaman hafif bir mideyle yatağa girip kuş gibi hafif uyandınız? Hatırlamıyorsunuz bile belki de, çünkü çoğumuz akşam altıdan sonra mutfağın önünden geçerken bile kendimizi buzdolabının kapağını açmış buluyoruz abi ya. Hormon dengemiz, özellikle de o meşhur melatonin, karanlık çöktüğünde zirve yapmaya programlanmış bir kere. Biz gidip geç saatte insülin patlaması yaşatınca, o güzelim melatonin ne yapsın, küsüp gidiyor köşesine. Sonra gelsin sabahki o yorgun argın uyanmalar, o bitmek bilmeyen baş ağrıları. Şöyle bir kendimizi dinlesek, aslında ne zaman durmamız gerektiğini o kadar iyi biliyoruz ki.
Büyük şehirlerin o bitmeyen trafiği, geç biten mesaileri yüzünden hepimiz birer saat kurbanıyız aslına bakarsanız. Ama yine de bir çıkış yolu bulmalı, akşam öğününü günün ana odak noktası olmaktan yavaş yavaş çıkarmalıyız diye düşünüyoruz. Mesela saat yedi dedin mi o defter kapanmalı bize göre, en azından ağır yemekler için. Tabii ki canımız bir şeyler çekmeyecek mi, çekecek illa ki. Bir bardak bitki çayı, belki birkaç tane çiğ badem... Neyse, işte o kadarı da nazarlık olsun artık.