Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen gün bir arkadaşımla oturuyoruz, adam kırkından sonra telefona bakarken gözlerini kısmaya, ekranı ta ebesinin nikahına kadar uzatmaya başladı. "Oğlum," dedim, "git bir doktora, artık çağ değişti." İşte tam bu noktada karşımıza o meşhur kelime çıkıyor: akıllı lens. Aslında tıp dilindeki adıyla çok odaklı göz içi mercekleri bunlar. Gözümüzün içine, hani o yaşla beraber eski esnekliğini yitiren kendi doğal merceğimizin yerine pıt diye yerleştirilen minik teknoloji harikaları...
Peki, gerçekten o kadar akıllı mı bu mercekler? Yani kendi kendine karar verip uzağı yakını netleştiriyor mu derseniz, vallahi işin aslı pek öyle değil. Akıllı denmesinin sebebi, üzerindeki farklı halkalar sayesinde ışığı kırıp hem uzağı, hem orta mesafeyi (yani şu her gün saatlerce baktığımız bilgisayar ekranlarını), hem de yakını aynı anda görmemizi sağlaması. Bir nevi gözün içine kalıcı gözlük dikmek gibi bir şey... Ama durup düşününce, insan yapımı bir şeye bu kadar güvenmek de baştan bir ürkütüyor tabii.
Katarakt kapıyı çaldığında zaten o ameliyat masasına yatılacak, kaçış yok. Madem kendi merceğimiz matlaştı ve değişecek, neden tek odaklı standart bir şey taktırıp ömür boyu gözlüğe mahkum olalım ki? İşte bu mantıkla yola çıkınca akıllı lensler resmen bir kurtarıcı gibi parlıyor gözümüzde. Hayatı gözlüksüz, özgürce yaşama fikri hangimizin iştahını kabartmıyor ki? Ama her güzel şeyin bir bedeli var derler ya...
Bazı geceler araba kullanırken karşıdan gelen farların etrafında saçılan o ışık halkaları yok mu, insanı bazen çileden çıkarabiliyor. Doktorlar buna "disfotopsi" diyor ama biz kısaca "göz kamaşması" diyelim gitsin. Zamanla beyin bu durumu görmezden gelmeyi öğreniyor öğrenmesine de, o alışma süreci bazen sabır taşını çatlatabiliyor. Acaba o konfora değer mi, yoksa "eski köye yeni adet getirmeyeyim" deyip klasik yöntemden şaşmamak mı lazım?
Bir de şu var abi; herkesin göz yapısı, korneası, retinası bu teknolojiye öyle pat diye uyum sağlayacak diye bir kaide yok. Hele bir de gizli şekeriniz, sarı nokta hastalığınız falan varsa... Doktor kapısından içeri adım atar atmaz "Ben akıllı lens istiyorum" demekle olmuyor yani işler. İyice ölçülüp biçilmesi, göz haritanızın çıkarılması şart.
Sonuçta hepimiz net, pürüzsüz ve dertsiz bir görüşün peşindeyiz. Kim istemez ki sabah uyandığında komodinin üzerindeki gözlüğü aramadan dünyayı tüm renkleriyle görebilmeyi? Yine de bu kararı verirken sadece reklamlara değil, kendi gözünüzün gerçeklerine inanarak o adımı atın derim. Nihayetinde dünyaya bir kere bakıyoruz, onda da perdenin arkasından bakar gibi hissetmeye gerek yok...
Peki, gerçekten o kadar akıllı mı bu mercekler? Yani kendi kendine karar verip uzağı yakını netleştiriyor mu derseniz, vallahi işin aslı pek öyle değil. Akıllı denmesinin sebebi, üzerindeki farklı halkalar sayesinde ışığı kırıp hem uzağı, hem orta mesafeyi (yani şu her gün saatlerce baktığımız bilgisayar ekranlarını), hem de yakını aynı anda görmemizi sağlaması. Bir nevi gözün içine kalıcı gözlük dikmek gibi bir şey... Ama durup düşününce, insan yapımı bir şeye bu kadar güvenmek de baştan bir ürkütüyor tabii.
Katarakt kapıyı çaldığında zaten o ameliyat masasına yatılacak, kaçış yok. Madem kendi merceğimiz matlaştı ve değişecek, neden tek odaklı standart bir şey taktırıp ömür boyu gözlüğe mahkum olalım ki? İşte bu mantıkla yola çıkınca akıllı lensler resmen bir kurtarıcı gibi parlıyor gözümüzde. Hayatı gözlüksüz, özgürce yaşama fikri hangimizin iştahını kabartmıyor ki? Ama her güzel şeyin bir bedeli var derler ya...
Bazı geceler araba kullanırken karşıdan gelen farların etrafında saçılan o ışık halkaları yok mu, insanı bazen çileden çıkarabiliyor. Doktorlar buna "disfotopsi" diyor ama biz kısaca "göz kamaşması" diyelim gitsin. Zamanla beyin bu durumu görmezden gelmeyi öğreniyor öğrenmesine de, o alışma süreci bazen sabır taşını çatlatabiliyor. Acaba o konfora değer mi, yoksa "eski köye yeni adet getirmeyeyim" deyip klasik yöntemden şaşmamak mı lazım?
Bir de şu var abi; herkesin göz yapısı, korneası, retinası bu teknolojiye öyle pat diye uyum sağlayacak diye bir kaide yok. Hele bir de gizli şekeriniz, sarı nokta hastalığınız falan varsa... Doktor kapısından içeri adım atar atmaz "Ben akıllı lens istiyorum" demekle olmuyor yani işler. İyice ölçülüp biçilmesi, göz haritanızın çıkarılması şart.
Sonuçta hepimiz net, pürüzsüz ve dertsiz bir görüşün peşindeyiz. Kim istemez ki sabah uyandığında komodinin üzerindeki gözlüğü aramadan dünyayı tüm renkleriyle görebilmeyi? Yine de bu kararı verirken sadece reklamlara değil, kendi gözünüzün gerçeklerine inanarak o adımı atın derim. Nihayetinde dünyaya bir kere bakıyoruz, onda da perdenin arkasından bakar gibi hissetmeye gerek yok...