Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Gözün en önündeki o saydam kornea tabakasını excimer lazer dediğimiz ışıkla yeniden şekillendirmek, aslında bir nevi biyolojik heyraşlık abi ya. Lasik veya Smile fark etmez, buradaki temel mesele korneanın kırıcılık değerini, yani diopterini değiştirip görüntünün tam da sarı noktaya, retinaya düşmesini sağlamak. Ama gel gör ki, eğer yaş kırkı devirdiyse ve gözün kendi içindeki o esnek doğal merceği (kristalin lens) artık uyum yeteneğini kaybettiyse, korneaya ne yaparsan yap presbiyopi dediğimiz o lanet yakın görme kusurunu tam çözemiyorsun. İnsan o an anlıyor işte, kırılan ışığın yolculuğu meğer ne kadar hassasmış...
Trifokal dediğimiz o üç odaklı yapay zekayla yarışan akıllı mercekler ise bambaşka bir dünya, direkt gözün içindeki o yaşlanmış matlaşmış yapıyı hedef alıyor. Katarakt cerrahisinde uygulanan fakoemülsifikasyon yöntemiyle, yani ultrasonik ses dalgalarıyla o eskiyen mercek eritilip yerine ömürlük hidrofobik akrilik bir lens yerleştiriliyor vallahi billahi. İşin çılgın tarafı ne biliyor musunuz; bu lensler hem uzağı, hem bilgisayar mesafesi olan o gıcık ara mesafeyi, hem de yakındaki gazete yazısını aynı anda odaklayabiliyor. Tabii ışık halkaları, yani o kamaşma (glare ve halo) efektleri geceleri can sıkabiliyor ama...
Lazer ameliyatlarında doku tasarrufu denilen bir olay var ki, kornea kalınlığınız elvermiyorsa kapıdan dönersiniz, net. Mikron düzeyinde çalışan o ışınlar, stromadan ne kadar doku kaldıracağını hesaplarken göz kuruluğu riskini ya da ektazi olasılığını da masaya yatırmak zorunda kalıyor hekimler. Akıllı lenste ise kornea kalınlığının pek bir hükmü yok, çünkü biz zaten gözün içindeki odacığa müdahale ediyoruz, lensin ön kamara derinliğine bakıyoruz. Yani birinde dış cepheyi zımparalıyorsunuz, diğerinde binanın içindeki o eskiyen pencereleri tamamen söküp yerine yenisini takıyorsunuz diyebiliriz. İki farklı felsefe, iki farklı optik yaklaşım.
Göz numaranız kaç olursa olsun, eğer gözün arkasındaki o makula bölgesi, yani görme merkezi hasarlıysa ya da glokom dediğimiz o sinsi göz tansiyonu sinirleri kemiriyorsa, dünyanın en pahalı akıllı lensi bile bir işe yaramaz, hayal kırıklığı olur. Lazerde de durum aynı aslında; korneanızda gizli bir keratokonus hastalığı yatıyorsa, o lazeri yediğiniz an geri dönüşü olmayan bir bulanıklığın içinde bulursunuz kendinizi. Hani hep soruyorlar ya hangisi daha iyi diye, yahu senin gözünün anatomisi hangisine izin veriyorsa, senin için en kusursuz mucize odur işte. Bazen sadece biyolojinin sınırlarına boyun eğmek gerekir...
Trifokal dediğimiz o üç odaklı yapay zekayla yarışan akıllı mercekler ise bambaşka bir dünya, direkt gözün içindeki o yaşlanmış matlaşmış yapıyı hedef alıyor. Katarakt cerrahisinde uygulanan fakoemülsifikasyon yöntemiyle, yani ultrasonik ses dalgalarıyla o eskiyen mercek eritilip yerine ömürlük hidrofobik akrilik bir lens yerleştiriliyor vallahi billahi. İşin çılgın tarafı ne biliyor musunuz; bu lensler hem uzağı, hem bilgisayar mesafesi olan o gıcık ara mesafeyi, hem de yakındaki gazete yazısını aynı anda odaklayabiliyor. Tabii ışık halkaları, yani o kamaşma (glare ve halo) efektleri geceleri can sıkabiliyor ama...
Lazer ameliyatlarında doku tasarrufu denilen bir olay var ki, kornea kalınlığınız elvermiyorsa kapıdan dönersiniz, net. Mikron düzeyinde çalışan o ışınlar, stromadan ne kadar doku kaldıracağını hesaplarken göz kuruluğu riskini ya da ektazi olasılığını da masaya yatırmak zorunda kalıyor hekimler. Akıllı lenste ise kornea kalınlığının pek bir hükmü yok, çünkü biz zaten gözün içindeki odacığa müdahale ediyoruz, lensin ön kamara derinliğine bakıyoruz. Yani birinde dış cepheyi zımparalıyorsunuz, diğerinde binanın içindeki o eskiyen pencereleri tamamen söküp yerine yenisini takıyorsunuz diyebiliriz. İki farklı felsefe, iki farklı optik yaklaşım.
Göz numaranız kaç olursa olsun, eğer gözün arkasındaki o makula bölgesi, yani görme merkezi hasarlıysa ya da glokom dediğimiz o sinsi göz tansiyonu sinirleri kemiriyorsa, dünyanın en pahalı akıllı lensi bile bir işe yaramaz, hayal kırıklığı olur. Lazerde de durum aynı aslında; korneanızda gizli bir keratokonus hastalığı yatıyorsa, o lazeri yediğiniz an geri dönüşü olmayan bir bulanıklığın içinde bulursunuz kendinizi. Hani hep soruyorlar ya hangisi daha iyi diye, yahu senin gözünün anatomisi hangisine izin veriyorsa, senin için en kusursuz mucize odur işte. Bazen sadece biyolojinin sınırlarına boyun eğmek gerekir...