Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Dünyayı hep biraz buğulu, biraz da o eski nostaljik yeşilçam filmlerinin filtre arkasından izleyen gözler... Sonra bir sabah uyanıyorsunuz, o kırk yıllık sis perdesi aniden kalkmış. Akıllı lens dedikleri o küçük mucizeyi gözün tam kalbine yerleştiriveriyor hekimler. İlk gün o hafif batma hissi, hani göze toz kaçar da bir türlü çıkaramazsınız ya, tam olarak öyle bir sızı işte. İnsan o an "Acaba hata mı ettim, değer miydi?" diye sormadan edemiyor vallahi. Ama o geçici pusun ardında yepyeni, keskin bir dünyanın beklediğini bilmek... İyileşme dediğimiz şey aslında o ilk saniyede, klinikten adımınızı dışarı attığınızda başlıyor.
İlk kırk sekiz saat boyunca o damlaları saat gibi kurup göz bebeğine damlatmak adeta bir ibadet ritüeline dönüşüyor. Gözü korumak, kollamak, bebek gibi üzerine titremek lazım abi ya. İşin teknik kısmına girersek, korneanın o mikro kesisi kendi kendine kapanmaya çalışırken arka planda sessiz bir hücresel savaş veriliyor. Tabii o esnada televizyon ekranına, telefonun o parlak ışığına bakmak tam bir işkence. Doktorlar "ışığa hassasiyet normal" derken ne kadar da soğukkanlılar, değil mi? Gel gelelim, o ışıklar insanın beyninin içine sızıyor sanki ilk günlerde.
Bazen insan sabırsızlanıyor, hemen ertesi sabah her şeyi kusursuz görmek istiyor, her şey bir anda düzelsin gitsin niyetindeyiz hepimiz. Ama bu işin doğası yavaşlık, sakinlik istiyor; aceleye hiç gelmez. Beynin o göze yerleştirilen yeni optik tasarıma, o çok odaklı kırılmalara alışması, yani nöroadaptasyon süreci zaman alıyor işte. Eski alışkanlıkları unutup yeni bir görme dilini öğreniyor zihin. Bir nevi gözümüzün içine yerleştirilen o yapay mercekle beynimizin barış imzalaması, el sıkışması gibi bir şey bu...
Geceleri o araba farlarının etrafında beliren o haleler, hani o ışık saçılmaları yok mu... Gece sürüşü yapanlar bilir, karşıdan gelen her ışık birer havai fişek gösterisine dönüşüverir ilk haftalarda. İnsan tırsıyor bazen, "Bu ışıklar hep böyle mi kalacak şimdi?" diye içi daralıyor billahi. Ama korkmayın, o parlama hissi zamanla, günler haftaları kovaladıkça yavaş yavaş sönümleniyor, silikleşiyor. Sadece gözün içindeki o yeni sıvının ve dokuların yerli yerine oturmasına, o uyum sürecine birazcık müsaade etmek gerekiyor.
Birkaç hafta boyunca ağır kaldırmamak, öne doğru eğilip göz içi basıncını artırmamak o kadar hayati ki... Aslında hayatı biraz ağırdan almak için harika bir bahane bu süreç, her şeye biraz uzaktan ve sakince bakmak için. Duş alırken göze su kaçmasın diye kırk takla atmak, o sabun köpüklerinden kaçmak çocuksu bir telaş yaptırıyor insana. Teknik olarak o açılan küçük tünelin enfeksiyondan korunması her şeyden önemli. Kendinize bir şans verin, bırakın dünya birkaç hafta sizsiz dönsün, yormayın o güzel gözleri...
İlk kırk sekiz saat boyunca o damlaları saat gibi kurup göz bebeğine damlatmak adeta bir ibadet ritüeline dönüşüyor. Gözü korumak, kollamak, bebek gibi üzerine titremek lazım abi ya. İşin teknik kısmına girersek, korneanın o mikro kesisi kendi kendine kapanmaya çalışırken arka planda sessiz bir hücresel savaş veriliyor. Tabii o esnada televizyon ekranına, telefonun o parlak ışığına bakmak tam bir işkence. Doktorlar "ışığa hassasiyet normal" derken ne kadar da soğukkanlılar, değil mi? Gel gelelim, o ışıklar insanın beyninin içine sızıyor sanki ilk günlerde.
Bazen insan sabırsızlanıyor, hemen ertesi sabah her şeyi kusursuz görmek istiyor, her şey bir anda düzelsin gitsin niyetindeyiz hepimiz. Ama bu işin doğası yavaşlık, sakinlik istiyor; aceleye hiç gelmez. Beynin o göze yerleştirilen yeni optik tasarıma, o çok odaklı kırılmalara alışması, yani nöroadaptasyon süreci zaman alıyor işte. Eski alışkanlıkları unutup yeni bir görme dilini öğreniyor zihin. Bir nevi gözümüzün içine yerleştirilen o yapay mercekle beynimizin barış imzalaması, el sıkışması gibi bir şey bu...
Geceleri o araba farlarının etrafında beliren o haleler, hani o ışık saçılmaları yok mu... Gece sürüşü yapanlar bilir, karşıdan gelen her ışık birer havai fişek gösterisine dönüşüverir ilk haftalarda. İnsan tırsıyor bazen, "Bu ışıklar hep böyle mi kalacak şimdi?" diye içi daralıyor billahi. Ama korkmayın, o parlama hissi zamanla, günler haftaları kovaladıkça yavaş yavaş sönümleniyor, silikleşiyor. Sadece gözün içindeki o yeni sıvının ve dokuların yerli yerine oturmasına, o uyum sürecine birazcık müsaade etmek gerekiyor.
Birkaç hafta boyunca ağır kaldırmamak, öne doğru eğilip göz içi basıncını artırmamak o kadar hayati ki... Aslında hayatı biraz ağırdan almak için harika bir bahane bu süreç, her şeye biraz uzaktan ve sakince bakmak için. Duş alırken göze su kaçmasın diye kırk takla atmak, o sabun köpüklerinden kaçmak çocuksu bir telaş yaptırıyor insana. Teknik olarak o açılan küçük tünelin enfeksiyondan korunması her şeyden önemli. Kendinize bir şans verin, bırakın dünya birkaç hafta sizsiz dönsün, yormayın o güzel gözleri...