Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen gün bilgisayarın başında kalakaldım, ekrana bakıyorum ama ekran bana bakıyor. İşte tam o an anladım, hani derler ya pil bitti diye, vallahi billahi bitmiş. Tükenmişlik sendromu dedikleri şey öyle süslü psikoloji kitaplarında anlattıkları gibi havalı bir kriz falan değil abi; dümdüz, gri bir duvara toslama hali. Ruhun çekiliyor, geriye sadece sabahları alarmı erteleyen o robot mekanizma kalıyor.
Herkes bir koşturma, bir başarı yakalama derdinde ki sormayın gitsin. Kimse de çıkıp demiyor ki yahu biz ne ara bu kadar makineleştik? Sabah kahvesini bile ayakta, bir sonraki toplantıyı düşünerek içiyorsan geçmiş olsun, o girdabın içine çoktan girmişsin demektir. Kendini tüketmek modern dünyanın en büyük madalyası olmuş sanki, ne kadar yorgunsan o kadar değerlisin...
Bırak her şey öylece kalsın, ne olacak yani? İşler yetişmedi diye dünya mı yıkılacak, yoksa patronun keyfi mi kaçacak? Bazen sadece durmak gerekiyor, hiçbir şey yapmadan, öylece boşluğa bakarak oturmak. Sürekli bir şeyleri tamir etmeye, her deliğe yetişmeye çalışmaktan yorulmadı mı bu beden?
İçindeki o eski neşeli insanı en son ne zaman gördün, hatırlayan var mı? Bana kalırsa çoğumuz o karakteri bir yerlerde düşürdük ve arkamıza dönüp bakmaya bile üşendik. Çünkü dönsek, o enkazı kaldırmak için yine mesai harcamamız gerekecek. İnsan kendi evinde yabancı gibi yaşar mı ya, resmen yaşıyoruz işte.
İşin tuhafı, bu durumdan kurtulmak için yine çalışmak, yine çabalamak zorundaymışız gibi bir algı yaratıyorlar. Yok meditasyon yap, yok doğaya kaç, yok bilmem ne detoksuna gir... Hepsi hikaye. Ruhun o kadar yorulmuş ki, o yogayı yaparken bile "doğru yapıyor muyum" stresi sarıyor bünyeyi. Bazen sadece hiçbir şey olmamış gibi yapıp uyumak en büyük ilaçtır, net.
Gözündeki o eski ışık sönmüş, bakıyorsun ama görmüyorsun artık. Çevrendeki insanlar konuşuyor, sesler geliyor, kafanı sallıyorsun ama zihnin çoktan kepenkleri indirmiş, dükkanı kapatmış. Bu öyle iki gün izin yapıp tatile gitmekle, deniz havası almakla geçecek bir yorgunluk değil, kemiklerine kadar işlemiş bir bıkkınlık hali...
Her şeye "evet" diyen o iyi niyetli insan var ya, işte en çok onun canı yanıyor bu hayatta. Hayır demeyi öğrenmediğin sürece, başkalarının yükünü taşımaktan kendi yolunu yürüyemez hale gelirsin. Sırtındaki o gereksiz bagajları yavaşça yere bırakmanın zamanı geldi de geçiyor bile, benden söylemesi.
Herkes bir koşturma, bir başarı yakalama derdinde ki sormayın gitsin. Kimse de çıkıp demiyor ki yahu biz ne ara bu kadar makineleştik? Sabah kahvesini bile ayakta, bir sonraki toplantıyı düşünerek içiyorsan geçmiş olsun, o girdabın içine çoktan girmişsin demektir. Kendini tüketmek modern dünyanın en büyük madalyası olmuş sanki, ne kadar yorgunsan o kadar değerlisin...
Bırak her şey öylece kalsın, ne olacak yani? İşler yetişmedi diye dünya mı yıkılacak, yoksa patronun keyfi mi kaçacak? Bazen sadece durmak gerekiyor, hiçbir şey yapmadan, öylece boşluğa bakarak oturmak. Sürekli bir şeyleri tamir etmeye, her deliğe yetişmeye çalışmaktan yorulmadı mı bu beden?
İçindeki o eski neşeli insanı en son ne zaman gördün, hatırlayan var mı? Bana kalırsa çoğumuz o karakteri bir yerlerde düşürdük ve arkamıza dönüp bakmaya bile üşendik. Çünkü dönsek, o enkazı kaldırmak için yine mesai harcamamız gerekecek. İnsan kendi evinde yabancı gibi yaşar mı ya, resmen yaşıyoruz işte.
İşin tuhafı, bu durumdan kurtulmak için yine çalışmak, yine çabalamak zorundaymışız gibi bir algı yaratıyorlar. Yok meditasyon yap, yok doğaya kaç, yok bilmem ne detoksuna gir... Hepsi hikaye. Ruhun o kadar yorulmuş ki, o yogayı yaparken bile "doğru yapıyor muyum" stresi sarıyor bünyeyi. Bazen sadece hiçbir şey olmamış gibi yapıp uyumak en büyük ilaçtır, net.
Gözündeki o eski ışık sönmüş, bakıyorsun ama görmüyorsun artık. Çevrendeki insanlar konuşuyor, sesler geliyor, kafanı sallıyorsun ama zihnin çoktan kepenkleri indirmiş, dükkanı kapatmış. Bu öyle iki gün izin yapıp tatile gitmekle, deniz havası almakla geçecek bir yorgunluk değil, kemiklerine kadar işlemiş bir bıkkınlık hali...
Her şeye "evet" diyen o iyi niyetli insan var ya, işte en çok onun canı yanıyor bu hayatta. Hayır demeyi öğrenmediğin sürece, başkalarının yükünü taşımaktan kendi yolunu yürüyemez hale gelirsin. Sırtındaki o gereksiz bagajları yavaşça yere bırakmanın zamanı geldi de geçiyor bile, benden söylemesi.