Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
ThuLEP dediğimiz şey aslında kapalı prostat ameliyatlarının en taze, en teknolojik hallerinden biri; hani şu thulium lazer dedikleri meretle yapılıyor... Temelde büyüyen o iç dokuyu, yani idrar yolunu tıkayan o yaramaz kısmı, portakalın kabuğundan ayrılması gibi tertemiz sıyırıp alıyorlar. Lazerin enerjisi dokuya o kadar hassas dokunuyor ki etraftaki sağlam dokular "Ne oluyoruz?" bile demiyor, öyle kibar bir sistem. Tabii insan ilk duyduğunda bir ürküyor, kapalı harita, lazerler falan filan ama işin aslı tamamen konfor odaklı bir mühendislik.
Doktorların bu yönteme bu kadar yükselmesinin, ameliyat masasında bu tekniği seçmesinin çok acayip bir sebebi var: Kanama neredeyse hiç olmuyor abi, vallahi bak... Thulium lazeri, dokuyu keserken aynı saniyede oradaki damarları da şak diye mühürlüyor. Özellikle kalp ilacı kullanan, kan sulandırıcıyı bırakması riskli olan amcalar için bu durum tam bir hayat kurtarıcı haline geliyor. Kan görmeye dayanamayan bünyeler için değil sadece, cerrahın içeriyi net görmesi açısından da devasa bir lüks bu.
Geleneksel yöntemleri düşününce, hani şu kazıma işlemlerini falan, insan ister istemez bir kıyaslama yapıyor; orada doku parça parça eritilirken burada bütün halinde çıkarılıyor. Lazerin o yüksek dalga boyu sayesinde prostatın derinliklerine iniliyor ama o derinlikte bile çevre dokulara zarar verme riski minimumda tutuluyor. Yani aslında bir nevi cerrahi temizlik işçiliği diyebiliriz buna, hem de en kalitelisinden... Hani hep derler ya "Gözün arkada kalmasın" diye, işte bu teknik tam olarak o hissi vermek için tasarlanmış gibi.
Ameliyattan sonraki o ilk geceyi hastanede geçirenlerin yalancısıyım, ertesi gün o sondadan kurtulma anı resmen bir bayram havası yaratıyormuş... Eski usul ameliyatlarda günlerce o torbayla gezmek zorunda kalırdı insanlar, şimdiyse durum çok başka. Vücut o kadar az hırpalanıyor ki iyileşme evresi jet hızıyla tamamlanıyor diyebilirim. İdrar kaçırma korkusu ya da cinsel fonksiyonların zarar görmesi gibi kabuslar var ya... İşte onlar bu yöntemde neredeyse masadan tamamen kalkıyor, çünkü o kritik sinirlere hiç dokunulmuyor bile.
Laboratuvara giden parçaların kalitesi de işin patoloji boyutunda büyük bir artı yazıyor haneye, sonuçta içeride yakılıp kül edilmiş bir doku bırakmıyorsunuz. Kazıma yöntemlerinde bazen biyopsiye gönderecek sağlam parça bulamazsınız, her yer yanmıştır çünkü. ThuLEP ile çıkarılan o koca doku parçası tıp tıp kabından ayrıldığı için patologlar tarafından tıkır tıkır incelenebiliyor. Kansere dair en ufak bir şüphe varsa bile gözden kaçma ihtimali bu sayede sıfıra yaklaşıyor, ki bu da içinizin tamamen rahat etmesi demek.
Büyük prostatı olan hastalar genelde hep açık ameliyata yönlendirilirdi eskiden, "Seninki çok büyümüş evlat, kapalı kurtarmaz" derlerdi... Şimdi yüz elli gramlık, iki yüz gramlık devasa prostatları bile bu thulium lazerle tereyağından kıl çeker gibi hallediyorlar. Büyük, küçük, orta ölçekli fark etmiyor; lazerin gücü hepsine aynı tarifeyi uyguluyor. Yani anlayacağınız, prostatın boyutu artık bir engel olmaktan çıktı, ameliyatın seyrini değiştiren bir korku unsuru değil artık.
Peki, bu işin hiç mi eksisi yok derseniz, dürüst olmak gerekirse her yiğidin harcı değil bu cihazı kullanmak; ciddi bir tecrübe ve uzmanlık istiyor... Cerrahın el melekisinin, o lazer enerjisini nasıl yöneteceğini çok iyi bilmesi şart. Yani cihaz ne kadar akıllı olursa olsun, direksiyondaki adamın usta olması gerekiyor işin özünde. Teknolojik yatırım maliyeti de yüksek haliyle, her hastanede şak diye bulamayabilirsiniz bu sistemi. Ama günün sonunda sağlığa yapılan yatırımın geri dönüşü, o huzurlu uyunan geceler olunca insan gerisini pek de düşünmüyor açıkçası.
Doktorların bu yönteme bu kadar yükselmesinin, ameliyat masasında bu tekniği seçmesinin çok acayip bir sebebi var: Kanama neredeyse hiç olmuyor abi, vallahi bak... Thulium lazeri, dokuyu keserken aynı saniyede oradaki damarları da şak diye mühürlüyor. Özellikle kalp ilacı kullanan, kan sulandırıcıyı bırakması riskli olan amcalar için bu durum tam bir hayat kurtarıcı haline geliyor. Kan görmeye dayanamayan bünyeler için değil sadece, cerrahın içeriyi net görmesi açısından da devasa bir lüks bu.
Geleneksel yöntemleri düşününce, hani şu kazıma işlemlerini falan, insan ister istemez bir kıyaslama yapıyor; orada doku parça parça eritilirken burada bütün halinde çıkarılıyor. Lazerin o yüksek dalga boyu sayesinde prostatın derinliklerine iniliyor ama o derinlikte bile çevre dokulara zarar verme riski minimumda tutuluyor. Yani aslında bir nevi cerrahi temizlik işçiliği diyebiliriz buna, hem de en kalitelisinden... Hani hep derler ya "Gözün arkada kalmasın" diye, işte bu teknik tam olarak o hissi vermek için tasarlanmış gibi.
Ameliyattan sonraki o ilk geceyi hastanede geçirenlerin yalancısıyım, ertesi gün o sondadan kurtulma anı resmen bir bayram havası yaratıyormuş... Eski usul ameliyatlarda günlerce o torbayla gezmek zorunda kalırdı insanlar, şimdiyse durum çok başka. Vücut o kadar az hırpalanıyor ki iyileşme evresi jet hızıyla tamamlanıyor diyebilirim. İdrar kaçırma korkusu ya da cinsel fonksiyonların zarar görmesi gibi kabuslar var ya... İşte onlar bu yöntemde neredeyse masadan tamamen kalkıyor, çünkü o kritik sinirlere hiç dokunulmuyor bile.
Laboratuvara giden parçaların kalitesi de işin patoloji boyutunda büyük bir artı yazıyor haneye, sonuçta içeride yakılıp kül edilmiş bir doku bırakmıyorsunuz. Kazıma yöntemlerinde bazen biyopsiye gönderecek sağlam parça bulamazsınız, her yer yanmıştır çünkü. ThuLEP ile çıkarılan o koca doku parçası tıp tıp kabından ayrıldığı için patologlar tarafından tıkır tıkır incelenebiliyor. Kansere dair en ufak bir şüphe varsa bile gözden kaçma ihtimali bu sayede sıfıra yaklaşıyor, ki bu da içinizin tamamen rahat etmesi demek.
Büyük prostatı olan hastalar genelde hep açık ameliyata yönlendirilirdi eskiden, "Seninki çok büyümüş evlat, kapalı kurtarmaz" derlerdi... Şimdi yüz elli gramlık, iki yüz gramlık devasa prostatları bile bu thulium lazerle tereyağından kıl çeker gibi hallediyorlar. Büyük, küçük, orta ölçekli fark etmiyor; lazerin gücü hepsine aynı tarifeyi uyguluyor. Yani anlayacağınız, prostatın boyutu artık bir engel olmaktan çıktı, ameliyatın seyrini değiştiren bir korku unsuru değil artık.
Peki, bu işin hiç mi eksisi yok derseniz, dürüst olmak gerekirse her yiğidin harcı değil bu cihazı kullanmak; ciddi bir tecrübe ve uzmanlık istiyor... Cerrahın el melekisinin, o lazer enerjisini nasıl yöneteceğini çok iyi bilmesi şart. Yani cihaz ne kadar akıllı olursa olsun, direksiyondaki adamın usta olması gerekiyor işin özünde. Teknolojik yatırım maliyeti de yüksek haliyle, her hastanede şak diye bulamayabilirsiniz bu sistemi. Ama günün sonunda sağlığa yapılan yatırımın geri dönüşü, o huzurlu uyunan geceler olunca insan gerisini pek de düşünmüyor açıkçası.