Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Çocukluğumuzun o bembeyaz, üstü kaymak bağlamış tencerelerini hatırlarsınız; hani o içmezsek kemiklerimizin un ufak olacağına, boyumuzun kısa kalacağına yeminler edilen o ılık bardakları... Yıllar yılı sofranın tam ortasına bir tabu gibi yerleştirilen, adeta sağlıklı yaşamın tek anahtarı ilan edilen bir gelenekten bahsediyorum. Gerçekten o kadar vazgeçilmez mi bu kase kase yoğurtlar, dilim dilim peynirler, yoksa sırf alışkanlıktan mı sığınıyoruz bu beyaz limana? Bir düşününce, doğadaki hiçbir canlı yetişkinliğinde başka bir türün sütüne muhtaç kalmazken, biz insanoğlu neden bu kadar bağlandık bu bardağa, vallahi billahi anlamakta bazen zorlanıyorum...
Buzdolabını her açtığımızda gözümüzün ilk aradığı o sarımsı peynir kalıbı, sadece bir kalsiyum deposu değil ki bizim için; geçmişin, memleketin, çocukluk kahvaltılarının o kokusunu taşıyor bünyesinde. Bedenimiz yaş ilerledikçe sindirmekte zorlansa da, o laktoz denen illet midemizi ne kadar bükseler de vazgeçemiyoruz işte o lezzetten. Ağzımızın tadı kaçmasın diye bile bile lades diyoruz bazen, sırf o fırınlanmış helvanın üzerine bir kaşık manda kaymağı kondurabilmek için... Ağrıyan karınları, şişen mideleri görmezden gelmek pahasına tutunuyoruz bu kadim lezzete.
Market raflarına bakıyorum da, çeşit çeşit bitkisel sütler, badem özleri, yulaf sıvıları sarmış dertli başımızı; sanki bin yıllık yoğurt kültürümüz bir gecede buhar olup uçacakmış gibi. Protein desen başka yerden de alırsın, kalsiyum desen yeşillikte de var hani, yani dünyanın sonu değil süzme peynirsiz bir ömür sürmek. Fakat ruhumuzu doyuran o mayhoş ayranın yerini hangi badem suyu doldurabilir ki abi ya, söylesenize bana? Mesele sadece beslenmek olsa işimiz kolaydı da, biz ruhumuzu da doyuruyoruz o bakraçlarla...
Vücudumuzun sesine kulak vermeyi çoktan unuttuk, televizyondaki uzmanların bir gün "mutlaka tüketin" ertesi gün "sakın ha yanına yaklaşmayın" dediği o kafa karıştırıcı dünyada. Bize iyi geleni aramak yerine ezberlenmiş kalıplara sığınmak her zaman daha tatlı geldi, kolayımıza gitti sanki biraz. Belki de haftada birkaç gün tabağımızdaki o beyazı azaltıp bedenimizin nasıl nefes aldığına bakmak lazımdır, kim bilir... Kendimize yapacağımız en büyük iyilik, o tabağı sırf alışkanlık olsun diye değil, hakikaten iyi geldiği için doldurmak belki de...
Süt dediğin o efsanevi sıvı, kimi için ömrü uzatan mucizevi bir şifa kaynağı, kimi içinse her yudumda bedeni yoran sessiz bir yük. Gerekli mi sorusunun tek bir cevabı yok aslında; köklerimize bağlılığımız kadar, bağırsağımızın bize fısıldadığı o küçük uyarılarda gizli yanıt. Ne bütünüyle reddedip bir kenara atılacak kadar yabancı bize, ne de gözü kapalı tapılacak kadar masum... İnsan kendi bedeninin hekimi olmayı öğrendiği gün bitecek bütün bu tartışmalar, o zamana kadar sofrada neyin kalıp neyin gideceğine karar vermek sadece bize kalmış...
Buzdolabını her açtığımızda gözümüzün ilk aradığı o sarımsı peynir kalıbı, sadece bir kalsiyum deposu değil ki bizim için; geçmişin, memleketin, çocukluk kahvaltılarının o kokusunu taşıyor bünyesinde. Bedenimiz yaş ilerledikçe sindirmekte zorlansa da, o laktoz denen illet midemizi ne kadar bükseler de vazgeçemiyoruz işte o lezzetten. Ağzımızın tadı kaçmasın diye bile bile lades diyoruz bazen, sırf o fırınlanmış helvanın üzerine bir kaşık manda kaymağı kondurabilmek için... Ağrıyan karınları, şişen mideleri görmezden gelmek pahasına tutunuyoruz bu kadim lezzete.
Market raflarına bakıyorum da, çeşit çeşit bitkisel sütler, badem özleri, yulaf sıvıları sarmış dertli başımızı; sanki bin yıllık yoğurt kültürümüz bir gecede buhar olup uçacakmış gibi. Protein desen başka yerden de alırsın, kalsiyum desen yeşillikte de var hani, yani dünyanın sonu değil süzme peynirsiz bir ömür sürmek. Fakat ruhumuzu doyuran o mayhoş ayranın yerini hangi badem suyu doldurabilir ki abi ya, söylesenize bana? Mesele sadece beslenmek olsa işimiz kolaydı da, biz ruhumuzu da doyuruyoruz o bakraçlarla...
Vücudumuzun sesine kulak vermeyi çoktan unuttuk, televizyondaki uzmanların bir gün "mutlaka tüketin" ertesi gün "sakın ha yanına yaklaşmayın" dediği o kafa karıştırıcı dünyada. Bize iyi geleni aramak yerine ezberlenmiş kalıplara sığınmak her zaman daha tatlı geldi, kolayımıza gitti sanki biraz. Belki de haftada birkaç gün tabağımızdaki o beyazı azaltıp bedenimizin nasıl nefes aldığına bakmak lazımdır, kim bilir... Kendimize yapacağımız en büyük iyilik, o tabağı sırf alışkanlık olsun diye değil, hakikaten iyi geldiği için doldurmak belki de...
Süt dediğin o efsanevi sıvı, kimi için ömrü uzatan mucizevi bir şifa kaynağı, kimi içinse her yudumda bedeni yoran sessiz bir yük. Gerekli mi sorusunun tek bir cevabı yok aslında; köklerimize bağlılığımız kadar, bağırsağımızın bize fısıldadığı o küçük uyarılarda gizli yanıt. Ne bütünüyle reddedip bir kenara atılacak kadar yabancı bize, ne de gözü kapalı tapılacak kadar masum... İnsan kendi bedeninin hekimi olmayı öğrendiği gün bitecek bütün bu tartışmalar, o zamana kadar sofrada neyin kalıp neyin gideceğine karar vermek sadece bize kalmış...