Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Sabah uyanınca canı hemen bir şeyler yemek istemeyenler kulübü olarak aslında çok kalabalığız, vallahi bak. Ama işte o yataktan doğrulup mutfağa doğru süzüldüğümüzde, ocağın üzerindeki demliğin hafiften tıkırdamasıyla içimize bir yaşama sevinci düşer ya, her şey orada başlıyor işte. Bilim dünyası da yıllarca "kahvaltı günün en önemli öğünüdür" diye bastırıp durdu, gerçi son zamanlarda bu tezi çürütenler de çıktı ama işin aslı şu ki; sabah vücuda ne yakıt koyarsan, günün öyle geçiyor. Hani derler ya, ne yersen osun diye... Biz de sabahları o tabağa koyduklarımızla günün geri kalanındaki sabrımızı, enerjimizi, hatta o trafikteki tahammül seviyemizi bile baştan yazıyoruz aslında.
Şimdi gidip de sabah sabah tabağı kuş sütüyle doldurun diyecek halimiz yok, kim uğraşacak o kadar detayla abi ya... Ama şu yumurtanın gözünü seveyim. Anneannemizin o her sabah zorla yedirmeye çalıştığı haşlanmış yumurta var ya, meğer içindeki o protein yapısı anne sütünden sonra doğadaki en kaliteli şeymiş; bilimsel olarak tescilli bu. Sarısını azıcık kayısı kıvamında bırakıp ekmeğin köşesini banınca gelen o mutluluk hissi... Hücreler resmen bayram ediyor, beyin "tamamdır, bugün çalışabiliriz" sinyalini çakıyor o anda. Yanına da şöyle iki dilim tam yağlı ezine koydun mu, tamamdır bu iş.
Peki, her sabah aynı şeyleri yemekten sıkılmıyor muyuz? Sıkılıyoruz elbet. İşte tam bu noktada o yeşilliklerin gücü devreye giriyor; maydanoz, roka, nane... Hepsini fırlat tabağın kenarına. Üzerine biraz limon, azıcık sızma zeytinyağı gezdirdin mi o mideye giden lifler, vitaminler bağırsakları öyle bir şenlendiriyor ki. Vücuttaki o sabah sersemliğini, hantallığı alıp götürüyor resmen. Hani bazen öğlene doğru ofiste kafamız masaya düşer, bir ağırlık çöker ya üstümüze... İşte o ağırlığın baş düşmanı, tabağa eklediğin o iki dal yeşillik ve birkaç tane çiğ badem aslında.
Şekerli gevrekler, o fırından yeni çıkmış sıcacık ama içi bomboş beyaz poğaçalar... Vallahi billahi insanı anında komaya sokuyor bunlar. Onları yiyince gelen o yalancı enerji patlaması yarım saat sonra yerini öyle bir açlığa ve sinire bırakıyor ki, insan etrafındakilere saracak yer arıyor. Kan şekeri dediğin şey öyle birden fırlayıp sonra çakılmamalı, usul usul, aheste aheste yükselmeli ki gün boyu zinde kalalım. O yüzden rafine unları, paketli sanayi işi tatlıları sabah masasına hiç yaklaştırmamak lazım, gerek yok. Onun yerine hakiki bir kaşık çiçek balı ya da iki tane gün kurusu kayısı tatlı ihtiyacını kökünden çözer zaten.
Bazen sadece bir bardak ılık suyla başlayıp arkasından şöyle bol domatesli, biberli bir menemen patlatmak... Hele o ekmeği bandığın anki o sıcaklık, o koku... Bütün o karmaşık sağlık teorilerini, kalori hesaplarını falan bir kenara bıraktırıyor insana. İşin sırrı galiba doymakta değil de, hücreleri gerçekten beslemekte gizli. Biz kendimize iyi baktıkça, o tabaktaki renkleri çeşitlendirdikçe beden de bize borcunu gün boyu tıkır tıkır çalışarak ödüyor zaten.
Şimdi gidip de sabah sabah tabağı kuş sütüyle doldurun diyecek halimiz yok, kim uğraşacak o kadar detayla abi ya... Ama şu yumurtanın gözünü seveyim. Anneannemizin o her sabah zorla yedirmeye çalıştığı haşlanmış yumurta var ya, meğer içindeki o protein yapısı anne sütünden sonra doğadaki en kaliteli şeymiş; bilimsel olarak tescilli bu. Sarısını azıcık kayısı kıvamında bırakıp ekmeğin köşesini banınca gelen o mutluluk hissi... Hücreler resmen bayram ediyor, beyin "tamamdır, bugün çalışabiliriz" sinyalini çakıyor o anda. Yanına da şöyle iki dilim tam yağlı ezine koydun mu, tamamdır bu iş.
Peki, her sabah aynı şeyleri yemekten sıkılmıyor muyuz? Sıkılıyoruz elbet. İşte tam bu noktada o yeşilliklerin gücü devreye giriyor; maydanoz, roka, nane... Hepsini fırlat tabağın kenarına. Üzerine biraz limon, azıcık sızma zeytinyağı gezdirdin mi o mideye giden lifler, vitaminler bağırsakları öyle bir şenlendiriyor ki. Vücuttaki o sabah sersemliğini, hantallığı alıp götürüyor resmen. Hani bazen öğlene doğru ofiste kafamız masaya düşer, bir ağırlık çöker ya üstümüze... İşte o ağırlığın baş düşmanı, tabağa eklediğin o iki dal yeşillik ve birkaç tane çiğ badem aslında.
Şekerli gevrekler, o fırından yeni çıkmış sıcacık ama içi bomboş beyaz poğaçalar... Vallahi billahi insanı anında komaya sokuyor bunlar. Onları yiyince gelen o yalancı enerji patlaması yarım saat sonra yerini öyle bir açlığa ve sinire bırakıyor ki, insan etrafındakilere saracak yer arıyor. Kan şekeri dediğin şey öyle birden fırlayıp sonra çakılmamalı, usul usul, aheste aheste yükselmeli ki gün boyu zinde kalalım. O yüzden rafine unları, paketli sanayi işi tatlıları sabah masasına hiç yaklaştırmamak lazım, gerek yok. Onun yerine hakiki bir kaşık çiçek balı ya da iki tane gün kurusu kayısı tatlı ihtiyacını kökünden çözer zaten.
Bazen sadece bir bardak ılık suyla başlayıp arkasından şöyle bol domatesli, biberli bir menemen patlatmak... Hele o ekmeği bandığın anki o sıcaklık, o koku... Bütün o karmaşık sağlık teorilerini, kalori hesaplarını falan bir kenara bıraktırıyor insana. İşin sırrı galiba doymakta değil de, hücreleri gerçekten beslemekte gizli. Biz kendimize iyi baktıkça, o tabaktaki renkleri çeşitlendirdikçe beden de bize borcunu gün boyu tıkır tıkır çalışarak ödüyor zaten.