Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Mutfak tezgahının üzerindeki o renkli paketler, kabul edelim, çoğumuzun sığınağı haline geldi. Gün boyu koştururken, ekran başında kaybolmuşken elimiz gayriihtiyari o işlenmiş tuzlulara, şeker bombası paketlere gidiyor işte... Kendimizi avutuyoruz bir yerde, sadece bir ısırık diyerek koca bir paketi bitirdiğimiz gecelerin suçluluğu omuzlarımızda o kadar ağır ki. Aslında aradığımız şey bedenimizin açlığı da değil sanki, ruhumuzun o anki yalnızlığını bastırma çabası. Kendimize ne zaman bu kadar yabancılaştık, ne ara bu fabrikasyon tatların esiri olduk vallahi billahi anlamak zor bazen.
Bir avuç bademin çiğ tınısında, güneşte kurumuş bir kayısının o buruk ve derin tadında saklı olan o kadim bilgiyi unuttuk. Toprağın bize sunduğu saf, el değmemiş, manipüle edilmemiş o mucizeleri mutfaklarımızdan sürgün ettik adeta. Oysa içimizdeki o bitmek bilmeyen kıtlık hissini, o anlık tatlı krizlerini yatıştıracak güç tam olarak burada, doğanın kendi sadeliğinde gizli. Kuruyemişlerin o ağırbaşlı yağı, kuru meyvelerin güneşten çaldığı o doğal şeker... Bizi biz yapan, bizi toprağa bağlayan o temiz öze, o eski ve dingin alışkanlıklara yeniden sarılmaktan başka çaremiz kalmadı galiba.
Yoğurdun içine usulca bırakılan birkaç kaşık yulaf ezmesi ve üzerine eklenen o taze yaban mersinleri... İnsan bunu yerken sadece doymuyor, bir tür arınma yaşıyor, kendine verdiği değeri yeniden hatırlıyor. Neden hep en karmaşık, en zararlı olanın peşinden koşuyoruz ki bu hayatta? Bir kase mevsim meyvesiyle yoğurdun o muazzam, o sessiz ve gösterişsiz uyumu varken üstelik. Bedenimize bir tapınak gibi davranmayı bıraktığımız gün kaybettik biz o huzuru, o saf hafiflik hissini. Şimdilerde ise sadece o eski, pürüzsüz ritmi arıyoruz mutfak köşelerinde.
Kuru incirin arasına gizlenmiş bir parça ceviz içi, çocukluğumuzun o tel örgülü bahçelerinden kalma bir efsane gibi değil mi abi ya? Modern hayatın bize dayattığı o janjanlı, o cafcaflı diyet barların hiçbiri bu sadeliğin, bu samimiyetin yanından bile geçemez. Bazen sadece durup bakmak gerekiyor tabağa; bu besin bana gerçekten ne veriyor, ruhumu mu besliyor yoksa sadece anlık bir dopamin tuzağı mı... Kendimize karşı dürüst olmak zorundayız, özellikle de konu o ikindi vakti bastıran, içimizi kemiren o bitmek bilmeyen yeme arzusu olduğunda.
Nohutları fırında hafifçe zeytinyağı ve baharatlarla kıtırdatmak, o eski cips paketlerinin yarattığı o sahte mutluluğun yerine geçebilir mi dersiniz? Denemeden bilemez insan ama denediğinde de o damakta kalan baharatlı, o topraksı lezzetin büyüsüne kapılmamak elde değil. Bizler aslında ne yersek oyuz derler ya, çok doğru, içimizdeki o karmaşayı dindirmenin yolu tabaklarımızı sadeleştirmekten geçiyor. Hani bazen bir şey istersin de ne olduğunu bilemezsin, işte tam o anlarda doğanın sesine kulak vermek, pazar tezgahlarındaki o renklerin doğallığına sığınmak...
Kereviz saplarını küçük küçük doğrayıp yanına ev yapımı bir humus hazırlamak, sadece bir ara öğün seçeneği değil, hayata karşı duruşumuzun bir göstergesi sanki. Kendimize ayırdığımız o beş dakikanın, o özenle hazırlanan tabağın içindeki saygının yerini ne doldurabilir ki bu dünyada? Hazır gıdaların o yapay dünyasından uzaklaştıkça, dilimizin üzerindeki o gerçek tat alma reseptörleri yeniden doğuyor, hafifliyoruz. Bu hafiflik, bu dinginlik hepimizin hakkı aslında, sadece küçük bir adımla, o paketi açmak yerine elmayı dilimlemekle başlayacak her şey...
Bir avuç bademin çiğ tınısında, güneşte kurumuş bir kayısının o buruk ve derin tadında saklı olan o kadim bilgiyi unuttuk. Toprağın bize sunduğu saf, el değmemiş, manipüle edilmemiş o mucizeleri mutfaklarımızdan sürgün ettik adeta. Oysa içimizdeki o bitmek bilmeyen kıtlık hissini, o anlık tatlı krizlerini yatıştıracak güç tam olarak burada, doğanın kendi sadeliğinde gizli. Kuruyemişlerin o ağırbaşlı yağı, kuru meyvelerin güneşten çaldığı o doğal şeker... Bizi biz yapan, bizi toprağa bağlayan o temiz öze, o eski ve dingin alışkanlıklara yeniden sarılmaktan başka çaremiz kalmadı galiba.
Yoğurdun içine usulca bırakılan birkaç kaşık yulaf ezmesi ve üzerine eklenen o taze yaban mersinleri... İnsan bunu yerken sadece doymuyor, bir tür arınma yaşıyor, kendine verdiği değeri yeniden hatırlıyor. Neden hep en karmaşık, en zararlı olanın peşinden koşuyoruz ki bu hayatta? Bir kase mevsim meyvesiyle yoğurdun o muazzam, o sessiz ve gösterişsiz uyumu varken üstelik. Bedenimize bir tapınak gibi davranmayı bıraktığımız gün kaybettik biz o huzuru, o saf hafiflik hissini. Şimdilerde ise sadece o eski, pürüzsüz ritmi arıyoruz mutfak köşelerinde.
Kuru incirin arasına gizlenmiş bir parça ceviz içi, çocukluğumuzun o tel örgülü bahçelerinden kalma bir efsane gibi değil mi abi ya? Modern hayatın bize dayattığı o janjanlı, o cafcaflı diyet barların hiçbiri bu sadeliğin, bu samimiyetin yanından bile geçemez. Bazen sadece durup bakmak gerekiyor tabağa; bu besin bana gerçekten ne veriyor, ruhumu mu besliyor yoksa sadece anlık bir dopamin tuzağı mı... Kendimize karşı dürüst olmak zorundayız, özellikle de konu o ikindi vakti bastıran, içimizi kemiren o bitmek bilmeyen yeme arzusu olduğunda.
Nohutları fırında hafifçe zeytinyağı ve baharatlarla kıtırdatmak, o eski cips paketlerinin yarattığı o sahte mutluluğun yerine geçebilir mi dersiniz? Denemeden bilemez insan ama denediğinde de o damakta kalan baharatlı, o topraksı lezzetin büyüsüne kapılmamak elde değil. Bizler aslında ne yersek oyuz derler ya, çok doğru, içimizdeki o karmaşayı dindirmenin yolu tabaklarımızı sadeleştirmekten geçiyor. Hani bazen bir şey istersin de ne olduğunu bilemezsin, işte tam o anlarda doğanın sesine kulak vermek, pazar tezgahlarındaki o renklerin doğallığına sığınmak...
Kereviz saplarını küçük küçük doğrayıp yanına ev yapımı bir humus hazırlamak, sadece bir ara öğün seçeneği değil, hayata karşı duruşumuzun bir göstergesi sanki. Kendimize ayırdığımız o beş dakikanın, o özenle hazırlanan tabağın içindeki saygının yerini ne doldurabilir ki bu dünyada? Hazır gıdaların o yapay dünyasından uzaklaştıkça, dilimizin üzerindeki o gerçek tat alma reseptörleri yeniden doğuyor, hafifliyoruz. Bu hafiflik, bu dinginlik hepimizin hakkı aslında, sadece küçük bir adımla, o paketi açmak yerine elmayı dilimlemekle başlayacak her şey...