Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Erkeklerin belirli bir yaştan sonra sanki hiç bozulmayacak bir makineymiş gibi davranmayı bırakması gerekiyor aslında ama gel de bunu bizim insanımıza anlat... Hani hep derler ya, bir şey olmaz bana, sapasağlamım diye; işte tam da bu noktada vücut arkadan sinsice iş çevirmeye başlıyor olabilir. Prostat dediğimiz o küçük bez, yaş ilerledikçe kendi kendine büyümeye karar veriyor ve bazen bu büyüme masum bir genişlemeden çok daha fazlası, yani o hiç duymak istemediğimiz habis hastalık çıkabiliyor. İşin kötüsü, ilk başlarda öyle davulla zurnayla "ben geliyorum" da demiyor meret. Sadece hafif bir halsizlik, belki biraz keyifsizlik ya da ne bileyim, geceleri uykunun bölünmesiyle kendini hissettirmeye başlıyor ki insan bunu genellikle yorgunluğa veya soğuk algınlığına yorup geçiştiriyor.
Gecenin bir yarısı sıcacık yataktan kalkıp tuvalete taşınmak kadar sinir bozucu çok az şey vardır herhalde, hele bir de o uykunun en tatlı yerinde... İşte tam burada insan kendine sormaya başlıyor; yahu ben akşam çok mu çay içtim, yoksa bu işte başka bir iş mi var? İdrar akışının eskisi gibi tazyikli olmaması, kesik kesik gelmesi ya da tam boşalamama hissi insanı içten içe yiyip bitiren cinsten bir huzursuzluk yaratıyor vallahi. Eskiden kapıdan girer girmez halledilen işler, şimdi sanki bir türlü bitmek bilmeyen sancılı bir bekleyişe dönüşüyor. İdrar yaparken o yaşanan hafif sızlama ya da zorlanma hissi var ya... İnsan "hadi canım, üşütmüşümdür herhalde" deyip geçiştiriyor ama o sızı aslında içeride bir şeylerin yolunda gitmediğinin en somut, en net habercisi olabiliyor bazen.
Sırtın alt kısmında, kalçalarda veya uyluk kemiklerinde nedensiz yere başlayan o ince, sinsi sızıları hepimiz bir şekilde yaşamışızdır ve genellikle "dün ters bir hareket yaptım herhalde" diyerek geçiştiririz. Ama işte o ağrıların arkasında bazen çok daha ciddi, kemiklere kadar sirayet etmeye çalışan bir sürecin baskısı yatıyor olabilir, bunu hiç düşündünüz mü? Kas ağrısı zannedip ağrı kesicilerle, sıcak su torbalarıyla geçiştirmeye çalıştığımız o rahatsızlık, aslında prostatın etrafındaki dokulara yaptığı baskının ya da daha da ilerlemiş bir tablonun vücuttaki yankısıdır belki de. İnsan kendi bedenine karşı bazen o kadar sağır oluyor ki, en bariz sinyalleri bile basit bir yorgunluk belirtisi sanıp hayatına kaldığı yerden devam ediyor, ta ki o ağrılar günlük yaşam kalitesini tamamen aşağı çekene kadar...
İdrarda veya spermde o hiç beklenmedik kırmızı rengi, yani kanı görmek insanın kelimenin tam anlamıyla yüreğini ağzına getiriyor, insan neye uğradığını şaşırıyor o an. "Yok canım, yanlış görmüşümdür" diye defalarca kontrol etmeler, kendi kendini teselli etmeye çalışmalar falan... Ama ne yazık ki bu durum, öyle "bugün geçer, yarın düzelir" diyebileceğimiz, kulak arkası edilecek bir şey kesinlikle değil. Prostat dokusundaki o anormal hücre çoğalması, oradaki kılcal damarları tahriş edip çatlatmaya başladığında ortaya çıkan bu görüntü, aslında vücudun "bana acilen yardım et" diye çığlık atma şeklidir. Panik yapmak istemez insan, konduramaz kendine hiçbir şeyi ama bu tarz gözle görülür değişimler karşısında soğukkanlı kalıp hemen bir uzmana görünmek en mantıklısı galiba.
Yatak odasındaki o eski enerjinin, isteğin ve en önemlisi de fiziksel fonksiyonların yavaş yavaş gücünü kaybetmesi erkek adamın canını fazlasıyla sıkan, gururuna dokunan bir durumdur, bunu dürüstçe kabul edelim şimdi. Sertleşme sorunları ya da boşalma esnasında yaşanan o garip, can yakıcı ağrılar insanı hem psikolojik olarak yıpratıyor hem de partneriyle olan ilişkisinde ciddi duvarlar örüyor araya. Çoğu zaman stresli iş yaşamına, yaşın getirdiği doğal yavaşlamaya yorulur bu durum ama işin aslı çok daha derinde, o küçük bezin içindeki hücresel karmaşada yatıyor olabilir. Sorunu görmezden gelmek, üstünü örtmeye çalışmak ya da geçici çözümlerle vakit kaybetmek sadece süreci daha da zorlaştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor maalesef.
Belirtileri tek tek kafada tartarken, aslında her şeyin dönüp dolaşıp o meşhur erken teşhis meselesine geldiğini fark ediyor insan içten içe. Hani derler ya, bir musibet bin nasihattan iyidir diye ama bu konuda o musibetin gelmesini beklemek gerçekten çok büyük bir kumar oynamak demektir. Elli yaşını devirmiş her erkeğin, hiçbir şikayeti olmasa bile gidip o basit kan testini, yani PSA kontrolünü yaptırması hayat kurtaran cinsten bir alışkanlık olmalı bence. Sırf çekindiğimiz için, "ya kötü bir şey çıkarsa" korkusuyla o doktor kapısını aşındırmamak, kendi geleceğimize baltayı kendi elimizle vurmaktan farksız...
Gecenin bir yarısı sıcacık yataktan kalkıp tuvalete taşınmak kadar sinir bozucu çok az şey vardır herhalde, hele bir de o uykunun en tatlı yerinde... İşte tam burada insan kendine sormaya başlıyor; yahu ben akşam çok mu çay içtim, yoksa bu işte başka bir iş mi var? İdrar akışının eskisi gibi tazyikli olmaması, kesik kesik gelmesi ya da tam boşalamama hissi insanı içten içe yiyip bitiren cinsten bir huzursuzluk yaratıyor vallahi. Eskiden kapıdan girer girmez halledilen işler, şimdi sanki bir türlü bitmek bilmeyen sancılı bir bekleyişe dönüşüyor. İdrar yaparken o yaşanan hafif sızlama ya da zorlanma hissi var ya... İnsan "hadi canım, üşütmüşümdür herhalde" deyip geçiştiriyor ama o sızı aslında içeride bir şeylerin yolunda gitmediğinin en somut, en net habercisi olabiliyor bazen.
Sırtın alt kısmında, kalçalarda veya uyluk kemiklerinde nedensiz yere başlayan o ince, sinsi sızıları hepimiz bir şekilde yaşamışızdır ve genellikle "dün ters bir hareket yaptım herhalde" diyerek geçiştiririz. Ama işte o ağrıların arkasında bazen çok daha ciddi, kemiklere kadar sirayet etmeye çalışan bir sürecin baskısı yatıyor olabilir, bunu hiç düşündünüz mü? Kas ağrısı zannedip ağrı kesicilerle, sıcak su torbalarıyla geçiştirmeye çalıştığımız o rahatsızlık, aslında prostatın etrafındaki dokulara yaptığı baskının ya da daha da ilerlemiş bir tablonun vücuttaki yankısıdır belki de. İnsan kendi bedenine karşı bazen o kadar sağır oluyor ki, en bariz sinyalleri bile basit bir yorgunluk belirtisi sanıp hayatına kaldığı yerden devam ediyor, ta ki o ağrılar günlük yaşam kalitesini tamamen aşağı çekene kadar...
İdrarda veya spermde o hiç beklenmedik kırmızı rengi, yani kanı görmek insanın kelimenin tam anlamıyla yüreğini ağzına getiriyor, insan neye uğradığını şaşırıyor o an. "Yok canım, yanlış görmüşümdür" diye defalarca kontrol etmeler, kendi kendini teselli etmeye çalışmalar falan... Ama ne yazık ki bu durum, öyle "bugün geçer, yarın düzelir" diyebileceğimiz, kulak arkası edilecek bir şey kesinlikle değil. Prostat dokusundaki o anormal hücre çoğalması, oradaki kılcal damarları tahriş edip çatlatmaya başladığında ortaya çıkan bu görüntü, aslında vücudun "bana acilen yardım et" diye çığlık atma şeklidir. Panik yapmak istemez insan, konduramaz kendine hiçbir şeyi ama bu tarz gözle görülür değişimler karşısında soğukkanlı kalıp hemen bir uzmana görünmek en mantıklısı galiba.
Yatak odasındaki o eski enerjinin, isteğin ve en önemlisi de fiziksel fonksiyonların yavaş yavaş gücünü kaybetmesi erkek adamın canını fazlasıyla sıkan, gururuna dokunan bir durumdur, bunu dürüstçe kabul edelim şimdi. Sertleşme sorunları ya da boşalma esnasında yaşanan o garip, can yakıcı ağrılar insanı hem psikolojik olarak yıpratıyor hem de partneriyle olan ilişkisinde ciddi duvarlar örüyor araya. Çoğu zaman stresli iş yaşamına, yaşın getirdiği doğal yavaşlamaya yorulur bu durum ama işin aslı çok daha derinde, o küçük bezin içindeki hücresel karmaşada yatıyor olabilir. Sorunu görmezden gelmek, üstünü örtmeye çalışmak ya da geçici çözümlerle vakit kaybetmek sadece süreci daha da zorlaştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor maalesef.
Belirtileri tek tek kafada tartarken, aslında her şeyin dönüp dolaşıp o meşhur erken teşhis meselesine geldiğini fark ediyor insan içten içe. Hani derler ya, bir musibet bin nasihattan iyidir diye ama bu konuda o musibetin gelmesini beklemek gerçekten çok büyük bir kumar oynamak demektir. Elli yaşını devirmiş her erkeğin, hiçbir şikayeti olmasa bile gidip o basit kan testini, yani PSA kontrolünü yaptırması hayat kurtaran cinsten bir alışkanlık olmalı bence. Sırf çekindiğimiz için, "ya kötü bir şey çıkarsa" korkusuyla o doktor kapısını aşındırmamak, kendi geleceğimize baltayı kendi elimizle vurmaktan farksız...