Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Zonklayan bir şakak ağrısının insanı hayattan tamamen koparması kadar felaket bir duygu az bulunur. Şunu baştan kabullenelim: Migren öyle iki ağrı kesici yutup geçmesini bekleyeceğiniz sıradan bir baş ağrısı değil, başlı başına bir yaşam tarzı krizidir. Yıllarca haber peşinde koşarken sabahlara kadar süren nöbetlerimde anladım ki, bu illetle savaşılmaz; ancak onun dilinden anlayarak ateşkes imzalanır. Tıbbi tedaviler elbette işin temeli, koruyucu ilaçlar ve nöroloğunuzun reçete edeceği o spesifik triptan grubu haplar işin rengini değiştiriyor. Ama ilaç kadar değerli başka bir şey var: Kendi bedeninizi bir dedektif gibi izlemek... İnanın, ne zaman neyin tetiklediğini çözdüğünüz an savaşın yarısını kazanmış oluyorsunuz.
O karanlık ve sessiz odaya çekilme isteği geldiğinde artık çok geç kalınmış demektir abi. Önemli olan o felaket anı gelmeden, ağrının ayak seslerini duyduğunuz an müdahale etmek. Nörologların atak tedavisi dediği şey tam olarak bu; ağrı henüz "geliyorum" derken, daha o ilk hafif sızıda veya gözün önündeki ışık çakmalarında ilaca sarılmak gerekiyor. Birçoğumuz "dur bakalım belki kendiliğinden geçer" diye bekleyerek en büyük hatayı yapıyoruz. Vallahi billahi geçmiyor, aksine beyniniz o ağrı yolunu bir kez açtı mı geri dönüşü çok daha sancılı oluyor...
Açlık, uykusuzluk ya da o çok sevdiğimiz olgunlaşmış peynirler meğer beynimizde birer fünyeymiş. Kendi hayatımda fark ettim ki, haftalarca süren o yıpratıcı ağrıların arkasında aslında tamamen benim ihmalkarlığım, düzensiz saatlerim yatıyormuş. Düzensiz bir yaşam ritmi migrenin en sevdiği şeydir; beyni şaşırtmaya, biyolojik saati bozmaya hiç gelmez. Hangi gıdanın ya da hangi hava değişiminin sizde şalteri attırdığını bulmak için bir günce tutun derim. Ağrı günlüğü tutmak basit görünebilir ama elinizde net veri olması doktorunuzun da işini inanılmaz kolaylaştırıyor.
Botoks deyip geçmeyin, estetik kaygılardan çok daha fazlasını sunan gerçek bir kurtarıcıya dönüşebiliyor bazen. Şahsen ilk duyduğumda "yok artık, baş ağrısına botoks mu olurmuş" diye dudak bükmüştüm ama kronikleşmiş vakalarda sinir uçlarına yapılan bu minik dokunuşlar hayat kalitesini baştan aşağı değiştiriyor. Yılda birkaç kez uygulanan bu yöntemle aylarca sıfır ağrıyla yaşayan, adeta yeniden doğduğunu söyleyen o kadar çok insan gördüm ki... Tabii ki herkes için geçerli tek bir mucize yok, tıp dünyası her bünyede farklı bir anahtarla kilit açıyor.
Stres kelimesini duymaktan içinizin şiştiğini biliyorum ama beynimizin o aşırı duyarlı yapısını sakinleştirmenin başka bir yolu da yok maalesef. Magnezyum takviyeleri, B2 vitamini ya da düzenli yapılan hafif tempolu yürüyüşler... Hepsi birleşince beynin elektriksel fırtınalarına karşı devasa bir kalkan oluşturuyor. "Benim migrenim var, hiçbir şey fayda etmez" arabeskliğine sığınmayı bir kenara bırakıp kendi tedavi kombinasyonunuzu bulmanız şart. Günün sonunda; doğru teşhis, zamanında müdahale ve biraz da bedenimize gösterdiğimiz şefkat bu kabusu dizginlemeye yetiyor.
O karanlık ve sessiz odaya çekilme isteği geldiğinde artık çok geç kalınmış demektir abi. Önemli olan o felaket anı gelmeden, ağrının ayak seslerini duyduğunuz an müdahale etmek. Nörologların atak tedavisi dediği şey tam olarak bu; ağrı henüz "geliyorum" derken, daha o ilk hafif sızıda veya gözün önündeki ışık çakmalarında ilaca sarılmak gerekiyor. Birçoğumuz "dur bakalım belki kendiliğinden geçer" diye bekleyerek en büyük hatayı yapıyoruz. Vallahi billahi geçmiyor, aksine beyniniz o ağrı yolunu bir kez açtı mı geri dönüşü çok daha sancılı oluyor...
Açlık, uykusuzluk ya da o çok sevdiğimiz olgunlaşmış peynirler meğer beynimizde birer fünyeymiş. Kendi hayatımda fark ettim ki, haftalarca süren o yıpratıcı ağrıların arkasında aslında tamamen benim ihmalkarlığım, düzensiz saatlerim yatıyormuş. Düzensiz bir yaşam ritmi migrenin en sevdiği şeydir; beyni şaşırtmaya, biyolojik saati bozmaya hiç gelmez. Hangi gıdanın ya da hangi hava değişiminin sizde şalteri attırdığını bulmak için bir günce tutun derim. Ağrı günlüğü tutmak basit görünebilir ama elinizde net veri olması doktorunuzun da işini inanılmaz kolaylaştırıyor.
Botoks deyip geçmeyin, estetik kaygılardan çok daha fazlasını sunan gerçek bir kurtarıcıya dönüşebiliyor bazen. Şahsen ilk duyduğumda "yok artık, baş ağrısına botoks mu olurmuş" diye dudak bükmüştüm ama kronikleşmiş vakalarda sinir uçlarına yapılan bu minik dokunuşlar hayat kalitesini baştan aşağı değiştiriyor. Yılda birkaç kez uygulanan bu yöntemle aylarca sıfır ağrıyla yaşayan, adeta yeniden doğduğunu söyleyen o kadar çok insan gördüm ki... Tabii ki herkes için geçerli tek bir mucize yok, tıp dünyası her bünyede farklı bir anahtarla kilit açıyor.
Stres kelimesini duymaktan içinizin şiştiğini biliyorum ama beynimizin o aşırı duyarlı yapısını sakinleştirmenin başka bir yolu da yok maalesef. Magnezyum takviyeleri, B2 vitamini ya da düzenli yapılan hafif tempolu yürüyüşler... Hepsi birleşince beynin elektriksel fırtınalarına karşı devasa bir kalkan oluşturuyor. "Benim migrenim var, hiçbir şey fayda etmez" arabeskliğine sığınmayı bir kenara bırakıp kendi tedavi kombinasyonunuzu bulmanız şart. Günün sonunda; doğru teşhis, zamanında müdahale ve biraz da bedenimize gösterdiğimiz şefkat bu kabusu dizginlemeye yetiyor.