Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllardır süregelen o ezbere laf yok mu; güne zinde başlamanın tek yolu sabah her şeyi silip süpürmekmiş gibi... Vallahi billahi bazen sırf bu dayatmalar yüzünden insanın canı istese de o masaya oturası gelmiyor. Kimimiz sabahın köründe o ağır kokuları, peynirin zeytinin o soğuk ciddiyetini midesine indirmek istemiyor işte, ne yapalım yani? Zorla güzellik olmadığı gibi, zorla kahvaltı da olmuyor ki... Bir düşünün, sırf "en önemli öğün" diye diye kendimize her sabah bir ritüel dayatıyoruz ama bedenimiz içeriden başka bir şarkı mırıldanıyor belki de.
Zaman ne çabuk geçiyor, eskiden o upuzun pazar kahvaltıları bir aile anayasası gibiydi, şimdilerde ise bir bardak kahveyle koştur koştur sokağa fırlayan bir nesil olduk çıktık. Aslında her iki tarafın da haklılık payı var kendince, hani ne o taraftan vazgeçebiliyoruz ne bu tarafın pratikliğine sırt dönebiliyoruz. Bedenimiz bize her sabah küçük sinyaller gönderiyor aslında, bazen hafif bir açlık hissiyle uyanıp dünyayı yemek istiyoruz, bazen de akşama kadar tek bir lokma bile boğazımızdan geçmesin diye yalvarıyoruz adeta... Her sabah aynı iştahla, aynı robotik düzenle uyanmayı beklemek kendimize yaptığımız en büyük haksızlık değil de ne?
Şöyle geriye dönüp bir baksak ya, anne babalarımızın o ısrarcı "hadi evladım bir lokma bir şey at ağzına" deyişlerindeki o içten sevgi olmasa, o sofraların hiçbir anlamı kalır mıydı acaba? İşte tam da bu yüzden kahvaltı dediğimiz şey aslında biyolojik bir zorunluluktan ziyade, bir arada olma, o güne birlikte başlama bahanesiydi bizim için. Şimdilerde ise tek başımıza, bir elimizde telefon, diğerinde soğumuş bir poğaçayla o eski sıcaklığı arıyoruz ama bulamıyoruz işte... Belki de canımızın istememesinin sebebi o fiziksel açlık değil de, o eski masaların ruhunun eksikliğidir, kim bilir?
Bırakalım artık şu kuralları, kendimizi kasmayı, "şunu yemelisin, bunu kesinlikle tüketmelisin" diyen o soğuk uzman tavsiyelerini bir kenara fırlatalım bugün. Eğer canın sabahın sekizinde hiçbir şey çekmiyorsa zorlama kendini be abi, inan hiçbir şey kaybetmezsin o gün... Önemli olan bedeninin ritmini yakalamak, onunla kavga etmek yerine el sıkışıp anlaşmak bir şekilde. Yarın sabah uyanınca bir bak bakalım kendine, canın gerçekten o demli çayın yanına sıcak bir simit mi istiyor, yoksa sadece derin bir nefes alıp sessizliğin tadını çıkarmak mı...
Zaman ne çabuk geçiyor, eskiden o upuzun pazar kahvaltıları bir aile anayasası gibiydi, şimdilerde ise bir bardak kahveyle koştur koştur sokağa fırlayan bir nesil olduk çıktık. Aslında her iki tarafın da haklılık payı var kendince, hani ne o taraftan vazgeçebiliyoruz ne bu tarafın pratikliğine sırt dönebiliyoruz. Bedenimiz bize her sabah küçük sinyaller gönderiyor aslında, bazen hafif bir açlık hissiyle uyanıp dünyayı yemek istiyoruz, bazen de akşama kadar tek bir lokma bile boğazımızdan geçmesin diye yalvarıyoruz adeta... Her sabah aynı iştahla, aynı robotik düzenle uyanmayı beklemek kendimize yaptığımız en büyük haksızlık değil de ne?
Şöyle geriye dönüp bir baksak ya, anne babalarımızın o ısrarcı "hadi evladım bir lokma bir şey at ağzına" deyişlerindeki o içten sevgi olmasa, o sofraların hiçbir anlamı kalır mıydı acaba? İşte tam da bu yüzden kahvaltı dediğimiz şey aslında biyolojik bir zorunluluktan ziyade, bir arada olma, o güne birlikte başlama bahanesiydi bizim için. Şimdilerde ise tek başımıza, bir elimizde telefon, diğerinde soğumuş bir poğaçayla o eski sıcaklığı arıyoruz ama bulamıyoruz işte... Belki de canımızın istememesinin sebebi o fiziksel açlık değil de, o eski masaların ruhunun eksikliğidir, kim bilir?
Bırakalım artık şu kuralları, kendimizi kasmayı, "şunu yemelisin, bunu kesinlikle tüketmelisin" diyen o soğuk uzman tavsiyelerini bir kenara fırlatalım bugün. Eğer canın sabahın sekizinde hiçbir şey çekmiyorsa zorlama kendini be abi, inan hiçbir şey kaybetmezsin o gün... Önemli olan bedeninin ritmini yakalamak, onunla kavga etmek yerine el sıkışıp anlaşmak bir şekilde. Yarın sabah uyanınca bir bak bakalım kendine, canın gerçekten o demli çayın yanına sıcak bir simit mi istiyor, yoksa sadece derin bir nefes alıp sessizliğin tadını çıkarmak mı...