Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Telefon ekranına saatlerdir boş boş bakan o adamı hatırla, hani kimseye ses edemeyen, sabah uyanmanın bile bir anlamını bulamayan...
İşsizlik sadece cüzdanın delinmesi değildir ki abi ya, vallahi billahi insanın içindeki o sessiz motorun durmasıdır, her şeyin yavaşça kararması...
Sabahları alarm kurmamak özgürlük gibi başlar ama kısa sürer; o alarmın yokluğu bir süre sonra insanın benliğini kemiren görünmez bir kurt gibidir.
Toplum sana hep bir etiket yapıştırır; kartvizitin yoksa sokaktaki rüzgardan farksız olursun sanki, kimse yüzüne bakmaz, adını bile unuturlar...
İçten içe kendini suçlamaya başlarsın; "Acaba nerede yanlış yaptım?" sorusu beynini kemirir, oysa ortada ne senin bir suçun vardır ne de büyük bir hata...
Sistem kendi dişlilerini döndürürken arada kalan insanı görmezden gelir, bireyi yalnızlığın o dipsiz kuyusunda öylece bırakır...
Zaman bükülür, günler birbirinin aynısı olur, salı ile pazar arasındaki fark silinir gider; insan kendi evinde bile mülteci gibi hissetmeye başlar...
Bu ağır yükü taşırken insan birden bire öfkelenir, sonra birden içine kapanır; ruhun o sarkaç gibi salınması insanı bitirir...
Kendi kendine konuşmalar artar, aynadaki yabancıya bakıp kalırsın bazen; kim bu adam, eskiden ne hayalleri vardı, şimdi neyle uğraşıyor...
Pes etmek ile direnmek arasında incecik bir ip vardır, insan o ipin üstünde cambaz gibi yürümeye çalışırken düşmemek için binbir takla atar...
Gelecek kaygısı öyle ağır bir battaniyedir ki üstüne örtüldükçe nefes alamaz olursun, yarın ne olacak sorusu zihnini kemiren bir kurttur...
Belki de bu dönemi bir durak, hayatın sana zorla verdiği o mola olarak görmek gerekir; tabii bunu o karanlıkta idrak etmek ne mümkün...
İçindeki ses bazen "Artık bitti" der, ama insan inatla tutunmaya çalışır hayata, çünkü içindeki o küçük umut ateşi kolay kolay sönmez...
Yalnız olmadığını bilmek bazen en büyük tesellidir ama o yalnızlık hissi öyle bir sarar ki insanı, etrafında kimse olsa bile duyamazsın...
İşsizlik sadece cüzdanın delinmesi değildir ki abi ya, vallahi billahi insanın içindeki o sessiz motorun durmasıdır, her şeyin yavaşça kararması...
Sabahları alarm kurmamak özgürlük gibi başlar ama kısa sürer; o alarmın yokluğu bir süre sonra insanın benliğini kemiren görünmez bir kurt gibidir.
Toplum sana hep bir etiket yapıştırır; kartvizitin yoksa sokaktaki rüzgardan farksız olursun sanki, kimse yüzüne bakmaz, adını bile unuturlar...
İçten içe kendini suçlamaya başlarsın; "Acaba nerede yanlış yaptım?" sorusu beynini kemirir, oysa ortada ne senin bir suçun vardır ne de büyük bir hata...
Sistem kendi dişlilerini döndürürken arada kalan insanı görmezden gelir, bireyi yalnızlığın o dipsiz kuyusunda öylece bırakır...
Zaman bükülür, günler birbirinin aynısı olur, salı ile pazar arasındaki fark silinir gider; insan kendi evinde bile mülteci gibi hissetmeye başlar...
Bu ağır yükü taşırken insan birden bire öfkelenir, sonra birden içine kapanır; ruhun o sarkaç gibi salınması insanı bitirir...
Kendi kendine konuşmalar artar, aynadaki yabancıya bakıp kalırsın bazen; kim bu adam, eskiden ne hayalleri vardı, şimdi neyle uğraşıyor...
Pes etmek ile direnmek arasında incecik bir ip vardır, insan o ipin üstünde cambaz gibi yürümeye çalışırken düşmemek için binbir takla atar...
Gelecek kaygısı öyle ağır bir battaniyedir ki üstüne örtüldükçe nefes alamaz olursun, yarın ne olacak sorusu zihnini kemiren bir kurttur...
Belki de bu dönemi bir durak, hayatın sana zorla verdiği o mola olarak görmek gerekir; tabii bunu o karanlıkta idrak etmek ne mümkün...
İçindeki ses bazen "Artık bitti" der, ama insan inatla tutunmaya çalışır hayata, çünkü içindeki o küçük umut ateşi kolay kolay sönmez...
Yalnız olmadığını bilmek bazen en büyük tesellidir ama o yalnızlık hissi öyle bir sarar ki insanı, etrafında kimse olsa bile duyamazsın...