Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Tezgahlardaki o renkli paketler var ya, resmen bizi can evimizden vuruyor. İçindekiler kısmını bir okuyun bakalım; gıda mühendisi olmayan fani bir insanın o kelimeleri telaffuz etmesi bile imkansız. Kimyasal laboratuvarı gibi midemiz, vallahi billahi durum tam olarak bu.
Neyi, ne ara bu kadar kurcaladık da doğallıktan bu denli koptuk? Markete gidince sepeti doldururken bir durup düşünmek lazım aslında. Kutunun içine giren, raf ömrü uzasın diye binbir takla attırılan her şey bizi yavaş yavaş bitiriyor.
Pazara çıkın abi, mis gibi toprak kokan tezgahlara yönelin. Dalından kopmuş domatesin yerini hangi hazır sos tutabilir ki? Formül çok basit aslında: Bir ürünün doğadaki haline ne kadar yakınsak, o kadar güvendeyiz demektir.
Sürekli bir koşturmaca, sürekli bir zamansızlık bahanesi... E haliyle pratik diye o dondurulmuş paketlere, mikrodalga yemeklerine sarılıyoruz hemen. Ama unutuyoruz ki o an kurtardığımız yirmi dakika, geleceğimizden çalıyor.
Etiket okuma alışkanlığı edinmemiz şart, başka yolu yok bu işin. Eğer bir bisküvinin arkasında üç satırdan fazla malzeme yazıyorsa, orada bir bit yeniği arayacaksın arkadaş. Tanımadığın, adını bile koyamadığın maddeleri neden bedenine sokasın ki?
Evde yoğurt mayalamak gözümüzde büyüyor, biliyorum. Fakat o hazır satılan, aylarca ekşimeyen yoğurtların içindeki koruyucuları düşününce insan gerçekten hayret ediyor. Doğalını yapmak zorundayız, kendimiz için, çocuklarımız için...
Aslında canımızın çektiği o cipsler, bisküviler tamamen birer illüzyon. Beynimizi öyle bir şartlandırmışlar ki, paket açılma sesini duyunca bile ağzımızın suyu akıyor. Bu tuzağa düşmemek, o tezgahlara hiç uğramamak tamamen bizim elimizde.
Mutfakta radikal bir temizliğe girişmenin vakti geldi de geçiyor bile. Hazır çorbaları, bulyonları, o ne idüğü belirsiz paketli atıştırmalıkları çöpe gönderiyoruz. Yerine ne mi koyacağız? Kuru yemiş var, kuru meyve var, mis gibi taze meyvelerimiz var ya...
Yemek yapmaya vakit ayırmak, kendine değer vermektir. Hafta sonundan iki saatini ayırıp tencere yemeği pişirmek inan o kadar zor değil. Bir kere o gerçek yemeğin tadını alınca, dışarıdaki o fabrikasyon tatlar zaten mideni bulandırmaya başlayacak.
Raf ömrü dedikleri şey, aslında bizim ömrümüzden giden süre...
Neyi, ne ara bu kadar kurcaladık da doğallıktan bu denli koptuk? Markete gidince sepeti doldururken bir durup düşünmek lazım aslında. Kutunun içine giren, raf ömrü uzasın diye binbir takla attırılan her şey bizi yavaş yavaş bitiriyor.
Pazara çıkın abi, mis gibi toprak kokan tezgahlara yönelin. Dalından kopmuş domatesin yerini hangi hazır sos tutabilir ki? Formül çok basit aslında: Bir ürünün doğadaki haline ne kadar yakınsak, o kadar güvendeyiz demektir.
Sürekli bir koşturmaca, sürekli bir zamansızlık bahanesi... E haliyle pratik diye o dondurulmuş paketlere, mikrodalga yemeklerine sarılıyoruz hemen. Ama unutuyoruz ki o an kurtardığımız yirmi dakika, geleceğimizden çalıyor.
Etiket okuma alışkanlığı edinmemiz şart, başka yolu yok bu işin. Eğer bir bisküvinin arkasında üç satırdan fazla malzeme yazıyorsa, orada bir bit yeniği arayacaksın arkadaş. Tanımadığın, adını bile koyamadığın maddeleri neden bedenine sokasın ki?
Evde yoğurt mayalamak gözümüzde büyüyor, biliyorum. Fakat o hazır satılan, aylarca ekşimeyen yoğurtların içindeki koruyucuları düşününce insan gerçekten hayret ediyor. Doğalını yapmak zorundayız, kendimiz için, çocuklarımız için...
Aslında canımızın çektiği o cipsler, bisküviler tamamen birer illüzyon. Beynimizi öyle bir şartlandırmışlar ki, paket açılma sesini duyunca bile ağzımızın suyu akıyor. Bu tuzağa düşmemek, o tezgahlara hiç uğramamak tamamen bizim elimizde.
Mutfakta radikal bir temizliğe girişmenin vakti geldi de geçiyor bile. Hazır çorbaları, bulyonları, o ne idüğü belirsiz paketli atıştırmalıkları çöpe gönderiyoruz. Yerine ne mi koyacağız? Kuru yemiş var, kuru meyve var, mis gibi taze meyvelerimiz var ya...
Yemek yapmaya vakit ayırmak, kendine değer vermektir. Hafta sonundan iki saatini ayırıp tencere yemeği pişirmek inan o kadar zor değil. Bir kere o gerçek yemeğin tadını alınca, dışarıdaki o fabrikasyon tatlar zaten mideni bulandırmaya başlayacak.
Raf ömrü dedikleri şey, aslında bizim ömrümüzden giden süre...