Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Vücudun kendi içinde sessiz sedasız çalışan o minik damar ağları, bazen kontrolden çıkıp insanın hayat kalitesini altüst edebiliyor işte. Hani derler ya, dışarıdan baksan sapasağlam ama içeride fırtınalar kopuyor... Tam olarak iç hemoroidin hikayesi bu aslında. Rektumun o derin, sinir uçlarının hissetmekten aciz olduğu üst kısımlarında sinsice büyür bu meret. Acı hissetmezsiniz, ağrı sızı nedir bilmezsiniz ama tuvalette aniden gelen o parlak kırmızı kanama... İnsanın canını sıkar, panik yaptırır vallahi.
Dış hemoroid ise tam tersi, "ben buradayım" diye bas bas bağırır adeta. Makatın hemen dışındaki o hassas cilt dokusunun altında birikir kan, şişer, sertleşir. Öyle bir ağrı yapar ki bazen, ne oturabilirsiniz ne yürüyebilirsiniz doğru düzgün. Hatta tıp dilinde tromboze dediğimiz o pıhtılı durum geliştiyse eğer, resmen zonklama nöbetleri başlar. Hani insan bazen acıdan ne yapacağını şaşırır ya, öyle bir his...
İçeridekiyle dışarıdakini ayıran en temel mevzu, aslında o bölgedeki sinirlerin karakteridir desek yalan olmaz. Dentat çizgi denen o anatomik sınırın üstü acıya karşı tamamen kördür mesela. Bu yüzden içtekiler büyüyüp dışarı sarkana kadar pek hissettirmez kendini. Sadece tuvalet sonrası kağıtta görülen o kırmızı lekeler... Ama sınırın altı, yani dış hemoroidin mesken tuttuğu yer, adeta bir mayın tarlası gibi en ufak dokunuşu bile beyne felaket senaryosu olarak yazar.
Sıcak duşlar, ılık oturma banyoları falan bazen geçici bir nefes aldırır insana ama işin aslı beslenmede bitiyor abi ya. Lifli gıdaları hayatımıza sokmadığımız, o suyu günde iki litre içmediğimiz sürece bu döngü maalesef kırılmıyor. Ne yaparsan yap, o ıkınma hissi ve kabızlık olduğu sürece damarlar genişlemeye mahkum. Kendinize biraz zaman tanıyın, tuvalette dakikalarca telefonla vakit geçirmeyi bırakın mesela...
Bazen de insan kendi kendine teşhis koymaya kalkar, eczaneden rastgele bir krem alır ve geçer diye bekler. Ama hangisi olduğunu bilmeden, o damar yumağının içeride mi yoksa dışarıda mı yerleştiğini çözmeden sürülen kremler sadece anı kurtarır. Bir hekimin parmak ucu muayenesiyle iki dakikada çözeceği o ayrım, bazen aylarca çekilen bir eziyete dönüşüverir. Vallahi billahi, ertelemek sadece acıyı uzatıyor...
Dış hemoroid ise tam tersi, "ben buradayım" diye bas bas bağırır adeta. Makatın hemen dışındaki o hassas cilt dokusunun altında birikir kan, şişer, sertleşir. Öyle bir ağrı yapar ki bazen, ne oturabilirsiniz ne yürüyebilirsiniz doğru düzgün. Hatta tıp dilinde tromboze dediğimiz o pıhtılı durum geliştiyse eğer, resmen zonklama nöbetleri başlar. Hani insan bazen acıdan ne yapacağını şaşırır ya, öyle bir his...
İçeridekiyle dışarıdakini ayıran en temel mevzu, aslında o bölgedeki sinirlerin karakteridir desek yalan olmaz. Dentat çizgi denen o anatomik sınırın üstü acıya karşı tamamen kördür mesela. Bu yüzden içtekiler büyüyüp dışarı sarkana kadar pek hissettirmez kendini. Sadece tuvalet sonrası kağıtta görülen o kırmızı lekeler... Ama sınırın altı, yani dış hemoroidin mesken tuttuğu yer, adeta bir mayın tarlası gibi en ufak dokunuşu bile beyne felaket senaryosu olarak yazar.
Sıcak duşlar, ılık oturma banyoları falan bazen geçici bir nefes aldırır insana ama işin aslı beslenmede bitiyor abi ya. Lifli gıdaları hayatımıza sokmadığımız, o suyu günde iki litre içmediğimiz sürece bu döngü maalesef kırılmıyor. Ne yaparsan yap, o ıkınma hissi ve kabızlık olduğu sürece damarlar genişlemeye mahkum. Kendinize biraz zaman tanıyın, tuvalette dakikalarca telefonla vakit geçirmeyi bırakın mesela...
Bazen de insan kendi kendine teşhis koymaya kalkar, eczaneden rastgele bir krem alır ve geçer diye bekler. Ama hangisi olduğunu bilmeden, o damar yumağının içeride mi yoksa dışarıda mı yerleştiğini çözmeden sürülen kremler sadece anı kurtarır. Bir hekimin parmak ucu muayenesiyle iki dakikada çözeceği o ayrım, bazen aylarca çekilen bir eziyete dönüşüverir. Vallahi billahi, ertelemek sadece acıyı uzatıyor...