Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Pırıl pırıl bir gülüşle klinikten çıkınca insan o sihirli havanın ömür boyu süreceğini falan sanıyor, ama işin aslı öyle pek de masallardaki gibi gitmiyor abi... İlk günkü o kusursuz beyazlık ve simetri, aslında diş hekiminin el emeğiyle yarattığı geçici bir zirve noktası denebilir. Çünkü ağız dediğimiz yer yaşayan, sürekli çiğneyen, asitlerle boğuşan, gece gündüz çalışan devasa bir biyolojik makine sonuçta. Ne kadar kaliteli malzeme kullanılırsa kullanılsın, hiçbir yapay dokunun biyolojik diş kadar sonsuza kadar dirençli kalmasını beklemek zaten mantık hatası olur. Yani evet, bu tasarımlar çok uzun ömürlü olabiliyor ama işin ucunda "kalıcı" kelimesinin arkasına sığınıp yan gelip yatmak kesinlikle yok vallahi.
Zirkonyum köprüler ya da o incecik lamine yapraklar aslında doğadaki en sert minerallerden ilham alınarak üretiliyor, fakat onları bir arada tutan şeyin sadece özel yapıştırıcı kimyasallar olduğunu unutmamak lazım. Zamanla o yapıştırıcı tabaka mikroskobik düzeyde sızdırmazlığını yitirebiliyor, diş eti yavaş yavaş geri çekilebiliyor ve aralarda sinsi sinsi renklenmeler başlayabiliyor... Hele bir de geceleri diş gıcırdatma huyunuz varsa, o milyarlık porselenlerin bir sabah çat diye elinizde kalması işten bile değil. Bu yüzden klinikten çıktığınız an aslında yeni bir sorumluluk süreci başlıyor; çünkü yapay dişler çürümez belki ama altındaki o canım kendi dişleriniz pekâlâ çürüyebilir. Tasarımın ömrünü belirleyen en büyük aktör, o porselenlerin kalitesinden ziyade altındaki canlı dokunun ne kadar sağlıklı kalabildiğidir her zaman.
Günde iki kere fırçalıyorum abi ya, bana bir şey olmaz demeyin; çünkü o standart bakım bu hassas restorasyonları korumaya yetmiyor, yetmeyecek de. Arayüz fırçaları, özel diş ipleri ve belki de en önemlisi o basınçlı ağız duşları bu işin gizli kahramanları haline gelmek zorunda kalıyor bir süre sonra. Hani derler ya, bakarsan bağ bakmazsan dağ olur diye, tam olarak o hesap işte. Diş etlerinizin o porselen sınırıyla yaptığı barışçıl ittifak bozulduğu an, estetik açıdan bütün o görsel şölen bir anda çöpe gidebiliyor maalesef. Altı ayda bir o diş hekimi koltuğuna tıpış tıpış gidip cilalamaları yaptırmazsanız, kahve ve sigara lekeleri o pürüzsüz yüzeylerde kendilerine çok güzel yuvalar bulacaktır...
Aslında burada bir ömür biçmek gerekirse on ya da on beş yıllık sürelerden bahsetmek gayet makul ve ayakları yere basan bir yaklaşım olur herhalde. Ama bu sürenin sonunda her şeyin tamamen yıkılıp döküleceğini de düşünmeyin, sadece ufak tefek yenilemeler, kenar düzeltmeleri ya da belki tek bir üyenin değişmesi gerekebilir. Bazı insanlar yirmi yıl boyunca tek bir pürüz yaşamadan o gülüşü taşırken, kimisi de üç yılda bir soluğu klinikte alıyor ki bu tamamen kişisel alışkanlıklarla alakalı bir durum. Sert kabuklu fındıkları dişle kırmaya çalışmak, ambalajları dişle açmak gibi absürt alışkanlıklar o narin estetik harikalarına resmen suikast düzenlemektir bana göre. İşin özü şu ki, hekiminiz size harika bir temel sunar ama o temelin üzerinde yükselecek sarayın ömrünü tamamen sizin günlük rutininiz ve kendinize ne kadar iyi baktığınız belirler...
Zirkonyum köprüler ya da o incecik lamine yapraklar aslında doğadaki en sert minerallerden ilham alınarak üretiliyor, fakat onları bir arada tutan şeyin sadece özel yapıştırıcı kimyasallar olduğunu unutmamak lazım. Zamanla o yapıştırıcı tabaka mikroskobik düzeyde sızdırmazlığını yitirebiliyor, diş eti yavaş yavaş geri çekilebiliyor ve aralarda sinsi sinsi renklenmeler başlayabiliyor... Hele bir de geceleri diş gıcırdatma huyunuz varsa, o milyarlık porselenlerin bir sabah çat diye elinizde kalması işten bile değil. Bu yüzden klinikten çıktığınız an aslında yeni bir sorumluluk süreci başlıyor; çünkü yapay dişler çürümez belki ama altındaki o canım kendi dişleriniz pekâlâ çürüyebilir. Tasarımın ömrünü belirleyen en büyük aktör, o porselenlerin kalitesinden ziyade altındaki canlı dokunun ne kadar sağlıklı kalabildiğidir her zaman.
Günde iki kere fırçalıyorum abi ya, bana bir şey olmaz demeyin; çünkü o standart bakım bu hassas restorasyonları korumaya yetmiyor, yetmeyecek de. Arayüz fırçaları, özel diş ipleri ve belki de en önemlisi o basınçlı ağız duşları bu işin gizli kahramanları haline gelmek zorunda kalıyor bir süre sonra. Hani derler ya, bakarsan bağ bakmazsan dağ olur diye, tam olarak o hesap işte. Diş etlerinizin o porselen sınırıyla yaptığı barışçıl ittifak bozulduğu an, estetik açıdan bütün o görsel şölen bir anda çöpe gidebiliyor maalesef. Altı ayda bir o diş hekimi koltuğuna tıpış tıpış gidip cilalamaları yaptırmazsanız, kahve ve sigara lekeleri o pürüzsüz yüzeylerde kendilerine çok güzel yuvalar bulacaktır...
Aslında burada bir ömür biçmek gerekirse on ya da on beş yıllık sürelerden bahsetmek gayet makul ve ayakları yere basan bir yaklaşım olur herhalde. Ama bu sürenin sonunda her şeyin tamamen yıkılıp döküleceğini de düşünmeyin, sadece ufak tefek yenilemeler, kenar düzeltmeleri ya da belki tek bir üyenin değişmesi gerekebilir. Bazı insanlar yirmi yıl boyunca tek bir pürüz yaşamadan o gülüşü taşırken, kimisi de üç yılda bir soluğu klinikte alıyor ki bu tamamen kişisel alışkanlıklarla alakalı bir durum. Sert kabuklu fındıkları dişle kırmaya çalışmak, ambalajları dişle açmak gibi absürt alışkanlıklar o narin estetik harikalarına resmen suikast düzenlemektir bana göre. İşin özü şu ki, hekiminiz size harika bir temel sunar ama o temelin üzerinde yükselecek sarayın ömrünü tamamen sizin günlük rutininiz ve kendinize ne kadar iyi baktığınız belirler...